En kötü senaryomuz böyle olsun!

Hudson senaryosunun kokusu etrafa sindi. Belki o olmasaydı...

Hudson senaryosunun kokusu
etrafa sindi. Belki o olmasaydı
şu sıcak ve kurak günler geçmek
bilmeyecekti. Kim katılmış? Ne
tartışılmış? Kim, ne zaman
ayrılmış? Kim açıklama bekliyor?
Kim açıklamayı, neden, geciktiriyor? Senaryo üzerinde türlü çeşitli,
hoş ve boş sorular üretmeye
kendimizi bunca zorlamamız
düşündürücü. Sahici bir şeyler
olup bitse kim takar senaryoyu.

'Siyaset' yazıyor olsam ben de
sormazdım. Doğal kabul eder,
yorumlamaya girişirdim. İyi ki
siyaset yazmıyorum. Bir senaryo
toplantısının (medyatik dolaplar
hariç) nasıl olup da bu kadar
toz kaldırdığını ister istemez
düşündüm.

Bir de baktım ki ne göreyim.
Etrafımız senaryo kaplı değil
mi? Sadece ABD'nin Washington
DC eyaletinde değil. Her yerde.
ABD'nin Irak senaryoları. Borsa
aktörlerinin (eh bu da normal,
ne ka' senaryo, o ka' aktör)
seçim sonrası senaryoları. İş
dünyasındaki yeni ürün
senaryoları. Futbol takımlarının
5 ya da 6 yabancı üzerinden
(Türkleştirdiklerimiz hariç tabii)
transfer senaryoları. Küresel
ısınma sonrası felaket senaryoları...

Senaryonun içinde eski Yunanca
skene yani sahne var. Oyunun
geçtiği yer. (Türkçemiz ne güzel.
'Olacağı' demiyoruz.'Geçeceği'
diyoruz. Oynanacağı ve biteceği
anlamında. Böylece oyunla
hayatı ayırmış oluyoruz.) Senaryo
da işte oyunun içinden geçenlerin
nasıl geçeceğini anlatan, düğümü
ortaya koyup çözen kılavuz metin.

Araştırdım. Tüm kavramlar gibi
Skene de somut bir şeyden
geliyormuş. Skia, gölge demek.
Skene de gölge sağlayan çadır,
çardak gibi bir anlam taşıyor en
başta. Eh bu da bugünkü, kapalı
kapılar ardında karanlık işler
çevirme fikrine denk düşüyor.
En son olarak Beat kuşağının
Kerouac ve kâm ekibi senaryoyu
bir grup ya da etkinlik için
(kurgulanmış?) ortam anlamında
jargon haline getirmişler. Beat
kuşağı bugünkü kullanımın kötü
çocuk ilham perileri oluyorlar.

Bu durum da film heveskârları
âleminde senaryo biriktirme
sapkınlığını açıklıyor. Bazı filmlerin
senaryo kitapları seyirci sayısı
kadar okuyucu bulabiliyor.

Senaryonun gördüğü rağbet asıl
hayatın yavanlaşmasından. Yoksa
her yere bu kadar sokulabilir
miydi? Her şeyin üstünkörü de
olsa senaryolaştırılması bir oyun
havası doğmasına yol açıyor.
Dışarıda kalanlar da seyirci
tatmini alıyorlar. Gerçekten olup
biten şeylerse arada kaynıyor.
Senaryonun hükümranlığında
dedikodu, şayia, akıl yürütme
gibi şeylerin kıymeti harbiyesi
kalmıyor. Senaryo hepsini bir
hamlede yutuyor.

Senaryo üretim merkezleri de
artık İngilizce söylemeye alışıp
ne olduğuna aldırış etmediğimiz
Düşünce Depoları (yani Think
Tank'ler). Düşüncenin depoluk
olduğu bir dünyada senaryonun
krallığını normal karşılamalı.

İskitler Yunanca'nın gölgesi
skia'ya şaya derlermiş. Farsça'da
ise 'sayende', 'gölgende' demek..

Şimdi düşünce senaryonun sayesinde.