Evet, hayır, pat

Referanduma az kaldı. Heyecan yükseliyor. Yükseliyor mu?

Referanduma az kaldı. Heyecan
yükseliyor. Yükseliyor mu? Ya da
heyecan var mı? Cevabı herkes
içinde saklasın. Referandum yapılıp
bittikten sonra yüksek sesle açıklasın.

Herkesin bu kadar kolay yazdığı, bir
daha yazdığı bir konuda bir şeyler
yazmamak yakışır. Bütün bu evet-
hayırın, bu anaforun  etrafına derin
bir hendek  kazmak. İnatçı, kayıtsız
bir umursamazlıkla kuru gürültüye
kulak asmamak. Doğru lakin zor.
Her zorluğa dayanmak mümkün
olamıyor.

12 Eylül’ün 30. sene-i devriyesinde
yeni bir anayasa için oylar verilmiş
olacak. Referandum tarihine karar
verenler bu uğursuz rastlantıdan ne
umdular? Devletin sahnesinden
çekilmek için yeniden yapılanmayı
bile beklemeyen Anayasa Mahkemesi
karar oturumunda kaç dakika
konuşuldu? Sonuç ne olursa olsun,
13 Eylül’de yepyeni, taptaze bir
sabaha uyanılacağını kimse iddia
edemez.

Tarih, eğer tarih diye bir şey hâlâ
varsa, bu referandumu en fazla bir
satırla geçiştirecek. Sonuçların
kesinleştiği an, bir yıl sonra kurulacak
seçim sandığında neler olacağının
konuşulmaya başlandığını kaydedecek.
Anayasa değişikliğinin tüm ülkenin
ufkunda bir güneş gibi doğacağı iddia
edilen o haklar, özgürlükler paketinin
tozlu bir rafa kaldırıldığını tarih
kitapları yazacak.

Öyle bir oyun düşünün ki, oyuncular
sadece karşıdakini taklit ediyor. O
ne hamle yaparsa aynısıyla mukabele
ediyor. Böyle bir oyunun seyircisi,
taraftarı olmayı kim ister! Referandum
oyununun ilk hamlesi hitapla açıldı.
Efendi-bey tartışmasıyla. Onu boy-soy
hamlesi izledi. Sonra türban kapma
seansı. Biri ben çözerim diye çıkınca,
diğeri ‘sen kimsin’le karşısında. Son
olarak Apo’yu kim affededer’de kafa
kafaya geldiler. Zaten yakında süre
de biter. Halkımıza yepyeni vaatler
getirdiği iddia edilen anayasa, güya
‘en doğrudan demokrasi göstergesi’,
referanduma giderken konuşulan
sadece bunlardan ibaret. Oyun tahtası
başındaki tarafların aklının oyunda
olmadığı apaçık. Kazanmaktan çok
rakibi kilitlemek, oyunu bozmak
dertleri. 12 Eylül’de sandığa atılacak
kâğıtların rengi ne olursa olsun bu
satrancın sonu belli: Pat. Kazananı
olmayan oyun.

Ama işte mitingler, bilboardlar, bağıra
çağıra yollardan geçen, Ramazan
davulunun sesini bastıran referandum
çığırtkanları! Bu tatsız oyuna cila olsun
diye. Ya meydanlara dökülen yüzbinler?
Onların işlevi belli. Sorulan sorulara
önceden ezberletilen cevabı verecekler.
“Eveeett!”. “Haayırr!” Hançereleri
yırtılırcasına. Ezberden giderken  bazen
cevabı şaşırmacasına. Kürsüde kendilerine
soru yöneltip ezber tekrarı yaptıran o
adamların peşinden bağırırken Berlin’in
meydanlarında tepeden bakan önderlerine
aynı kelimeleri bağıran yığınlara
dönüşüyorlar. Bir önceki seçimde rüşvet
kabul ederken renklerini çoktan belli
etmişlerdi. Tarih, eğer kaldıysa, asıl bu
evet-hayır hafızı kitleleri yazacak.

Anayasa taslağında yazanların analizini
yapıp demokrasi, yandaş yargı, pozitif
ayrım, küçülen devlet diye döktürenlere
söyleyecek tek söz dahi yok. Bütün
kavramları düz vitese takıp referandum
konvoylarının peşinden seğirtiyorlar. Adına
siyaset denilen şeyin sukuta erdiğini
görmek için kürsü, gazete sütunu, web
penceresi değil siyasi feraset sahibi olmak
elzem. Tövbesini bin defa bozup bin ayrı
dergaha kapılanmış azgörülü ulemada
feraset hak getire.

Bu kazananı olmayan oyunun parçası
olmamak zor ama güzel. O. Kavala,
Radikal İki’deki yazısında “o gün
evden çıkmayacağım” derken bunu
kastediyordu. Gerçek seyirci oyunu
beğenmediğinde ayaklarını yere vurarak
yarıda çıkıp gidendir. Gitmek her zaman
görmezden gelmek değildir. Boykot
bazen kuru gürültünün etrafına hendek
kazmaktır.

Şimdi her nerde ise, hasta yatağında ya
da tekaüt koltuğunda, olan bitenden en
büyük zevki Kenan Evren alıyor olmalı.