Gecegezenleri kim geziyor?

Her cuma yazmaya oturmak belli</br>bir idman gerektiriyor. Hafta içinde</br>akla gelenleri bir köşede saklamak,</br>sıraya koymak, hazır tutmak.

Her cuma yazmaya oturmak belli
bir idman gerektiriyor. Hafta içinde
akla gelenleri bir köşede saklamak,
sıraya koymak, hazır tutmak.
Ortalıkta olup biteni ilgiyle izlemek.
Nerdeyse bir hafta (hem de son
kullanım tarihini geçirmeden)
yazıya girebilecek düşüncelerle
gezip durmak. Vakti geldiğinde bu
sanal dosyaları açıp beyaz ekranın
karşısına geçmek. (Bu arada beyaz
kâğıt, beyaz ekrandan çok daha
fazla kışkırtıcıdır, vesselam.)

Kimi zaman ekran karşısına geçip
oturmak da kâr etmiyor. Tüm kırıntı,
bilgi, hislerin nasıl bir hamura
dönüşeceğini kestirmek kolay
olmuyor. Hatta sabahın kör
karanlığında sahici bir atlet gibi
zihin açıcı okuma-yazma temrinleri
yapmak bile bir işe yaramayabilyor.

Sahici bir tartışmanın bir türlü
olamadığı bir toplumda (ortamda)
gazete yazarı ne yapabilir? Gazete,
tartışma başlatmanın yeri olabilir
mi? Eleştirinin olmadığı bir sanat
ortamında sanatçı hangi yöne
baksın? Gazete sütununda eleştiri
yazılabilir mi? Yazılmaya kalkılsa
yazanın hali nice olur? Bu durumda
en iyisi bahçedeki yaseminlerin
neden kuruduğunu yazmak mı?
Yoksa hiç yazmamak mı?

Bienal geldi geçiyor. Kente bu
kadar çok 'bulaşan' üstelik politik
bir sanat festivali doğru dürüst
konuşulmadı. Bir akademik
kurumun küratörün yazısındaki
'anti-kemalist yaklaşımı' bulup
bildiri ile kınaması ve karşı
savunmalar dışında tartışılan bir şey
yok. (Akademik kurumların yeni
görevi namus, ahlâk, düzen bekçiliği
yapmak olmalı. Vaktiyle Said'in sert
duruşunu özgürlük adına sahiplenen
Columbia Üniversitesi'nin
bugünkü rektörü konuşma
yapsın diye çağırdığı
Ahmedinecad'a kucak dolusu
hakaret yağdırmadı mı?)
Bienalle ilgili pek çok şey
konuşulabilir, konuşulmalı. Örneğin,
Gecegezenler'i kim geziyor,
bu deney ne ifade ediyor? Soru
kimsenin pek ilgisini çekmiyor.
Seçilen eserler politik duruşları
bakımından 'doğru' bulunuyor.
Kabul. Sanatın gitgide yok olan
politikayla böyle sımsıkı el ele
tutuşması neyin işareti? Yoksa,
her ikisi de gözlerini kapatıp
boşluğa doğru... Kenti, mimariyi
bu kadar dert edinen bir bienal
acaba kentlinin ne kadar
umurunda?

İstanbul 2010 Avrupa Kültür
Başkenti Yasası pek yakında
Meclis'ten geçer. AKM'nin yıkım
kararını da beraberinde getirerek.
Yıkılırsa yerine büyük, görkemli
bir Opera Sarayı(!) yapılacağını
biliyoruz. Bildiğimizin ne anlama
geldiğini ise bilen yok. Bu yıkım
kararı da bir tür Kuzey Irak
tezkeresi niteliğinde. 'Elde
bulunsun, vakti gelince kullanılır'
kabilinden. Hükümet etmenin bu
yeni biçimlerine alışacağız bu
gidişle. 'Elimde yetkim var, canım
isteyince kullanırım' durumu.
Gayrı-icraatın Türkçesi!

Yeni anayasa tartışması da
başörtüsü-zorunlu din dersi
kapanına sıkıştı. İnanç özgürlüğü,
manevi değerler, azınlık mı yoksa
çoğunluk mu derken dinsizlerin,
tanrıtanımazların (azınlığın daha
da küçük bir azınlığı?) sesi
duyulmuyor. Korku? Utanma?
Umursamazlık? Nereye kadar?
Dini bütün şairlerden Hölderlin
"Tanrı'nın yokluğu yardıma
gelene kadar" diye yazmıştı
bir vakit.

Sahi, bu arada kimsenin inanmadığı
bir referandumun yarın yapılacağına
inanabiliyor musunuz? Halkın oyu
dediğin nedir ki? Kıymeti harbiyesi
17 YTL'den ibaret...