İnce/Uzun son

Kahverengi deri kaplı defter Badem
Şekeri ile başlıyordu. Dişinize dikkat!
Hafif tuzlu bir şeker. Sert. Defteri hiç
üşenmeden Bihrat Mavitan yapmıştı.
O olmasa İnce/Uzun neye benzerdi?
Kimbilir! Dolmakalemle ve kısa
cümlelerle girişmişim. O deftere
başka kalem girmezdi. Bugün bakınca
kurşunkalemle tamamlanmış yazılar
duruyor. Mürekkep yetişmemiş olmalı.
O Defterlerden şimdi üç tane var.
Üçüncüsü yarım ve ciltsiz, çıplak.

Uzun süre Mehmet Yılmaz’la pazarlık
yaptık. Yazmam fikri ondan çıkmıştı.
Ne yazacağıma karışmıyordu. Bir
tek ‘kurumsal’a uymam için köşenin
tepesine fotoğraf dikilecekti. İtiraz
ettim. Yazacağım o üç cümlenin
suratımın suretiyle ne ilgisi vardı?
Kurumsal kurumsaldır. Bunu daha
sonra metnin içinden çift tırnaklar
ayıklandığında daha iyi anladım.
Kurumsal, yazıyı bile bozabilirdi.
Daha sonra Mehmet’in kendisi de
gemiyi terkedip başka medyalara
(burada sözlükteki ortam anlamında)
gitti.

İnsanın mimar dostu olursa ne âlâ.
Kurumsal kuralı nasıl aşarım derken
Nevzat Sayın yetişti. Eski bir fotoğrafı
kestik. Yazıya alttan bakan ünlü ( bu
tamamen doğru, kötü yazdığımı bir
türlü söyleyemeyenler hep “değiştir şu
fotoğrafı” dediler) fotoğraf böylece
bulundu. Kriz çözüldü. 13,5 sene önce
Badem Şekeri yayınlandı. Bu arada
tam istediğim oldu. Yıllardır gazeteyi
okuyup da benim orada yazdığımı
bilmeyenler çıktı. Saklanmayı başarmıştım.

Bileğim kırıldığında dolmakalem
tutamaz oldum. Klavye kırık bileğe
pek yakıştı. Bileğim az çok iyileştiğinde
artık deftere yazmayı bırakmıştım. Hem
defterdekini temize çekme zahmeti de
yokolmuştu. Belki de cümleler ilk o
sıralarda uzadı.

Önce Şerif Erol, sonra Seral Müjde
ve uzun zamandır Cem Erciyes sahiden
arkadaş oldular. Onlar olmasa ben çok
daha önce yan çizerdim.

Bir de ‘devre köşe’ komşularım var.
Selef halef olduğumuz Serdar Ateşer.
Sözlüğü yarım kalan Bülent Somay.
Senaryolar olmasa köşe yazmayı bırakır
mıydı dediğim Semih Kaplanoğlu. Şair
köşesi yazan Haydar Ergülen. Hepsini
gıpta ile severek okudum. Fatih Özgüven
ile Gündüz Vassaf’ı şimdi nasıl okuıyorsam.

Aslında çoktan bırakacaktım. Bir kitap
yapacaktım. Fikir Kürşat Bumin’den
çıkmıştı. Hakkı Mısırlıoğlu maket bile
yapmıştı. Kimi yazıların yanına başka
yazılar yazacaktım. Gazete yazısı nasıl
kitap olur’u sorgulayacaktım. Kitapla
birlikte bırakacaktım. İnce/Uzun kitap
yayınlamak isteyen yayıncı çıkmadı. Kitap
dediğin şeyin boyutları belliydi. Devam
ettim.

Cuma sabahları altı sularında kalkıp
yazıya durmak haftalık sporum oldu.
Her yazı için, o bahaneyle sayfalarca
okuyordum. Gündemi, ‘event’leri, basın
bültenlerinde yazılanları takip etme gibi
bir mecburiyetim yoktu. Bu sayede
bazen gündemin önünde gidebildim.
Edward Said’in taş atan fotoğrafını
İspanyolca bir gazetede görüp kestim.
İnce/Uzun’dan sonra Roll dergisine oradan
yine Radikal’e kupür epey seyahat etti.

İlk defa son yazıda insanların adları ve
soyadlarını yazdım. Hep adlarının başharfi
ve soyadlarıyla İnce/Uzun’dan geçtiler.
Pek az istisnası vardır. Çetin Altan’la İlhami
Soysal olmasa belki köşe yazmaya hiç
kalkışmazdım. Tek haneli yaşlarımdan
başlayarak köşe demek onlar demekti.

Levent’ten binip Mecidiyeköy’de inecek
taksi/otobüs yolcusu İnce/Uzun’u hiç
okudu mu bilmiyorum. Okumadıysa bile o
kadarcık zamanı olan okurun bir çırpıda
okuması için yazdım. Kendi kendine sorduğu
sorular ise yanına kâr olarak kalacaktı. Ne
kadar çok soru o kadar yüksek kâr.

Şimdi köşeler i-phone, blackberry vs.den
okunuyor. Benim için İnce/Uzun bir tür
ve bir dönem olarak sona eriyor.

Bir de şu var. Biz gerçeklere bakamazsak
(görmek ne haddimize) gerçekler günün
birinde gelip bizi görür.