Küçüksu'ya mersiye

İstanbul'u tanımlarken akla ilk ne gelir? Camiler, Boğaz, tepeler...

İstanbul'u tanımlarken akla ilk
ne gelir? Camiler, Boğaz, tepeler
(7 Tepe?). Bazıları son 20-30
yılın gökdelenlerini, Kız
Kulesi'ni, Galata Köprüsü'nü
ekliyor. Ekleyebilir. İşte, Topkapı,
Galata Kulesi filan da belki. Hatta
Eski İstanbul'u görmüş, gezmiş
(şimdilerde, cümleye 'Günün
sonunda' diye girenler, buna
'Deneyimlemiş' diyorlar, pek
sakil!) seyyahlar bile derelerin
sözünü etmez. Bir-iki istisna
hariç. Oysa, İstanbul bir dereler
şehriydi. Kimi denize ulaşan,
kimi vadilerin içinde akan.

Şimdi nerden çıktı böyle Ç.
Gülersoy'vari bir nostaljik giriş?

Sadabad, bir zamanların
vazgeçilmez mesire yeri. Serv-i
revanla mehtaba çıkılan yer.
Şiirin mekânlarından biri.
Kasırlar, camiler, kayıklarla
İstanbul'un banko eğlence
merkezi. Kâğıthane Deresi,
Sadabad'ın can damarı... İdi.
Kâğıthane şimdi irili-ufaklı
sanayinin yerleşme alanı.
Gecekondudan bozma üçüncü
kuşak apartmanların baktığı bir
garip dere. Kıyısında dizi dizi
kentin yok-mekânları, halı
sahalar. Kimi kasırların
hayaletleri...

Derenin kıyısından çevre yoluna
tırmanırken, onları gördüm.
Minibüsleri ve kamyonetleriyle
Kâğıthane Deresi kıyısına gelenleri.
Ne yani, güneş az eğildiğinde,
'akşam sefası' yapılacak yer mi
bu pis derenin kıyısı? Ne anlıyor
bunlar bu leş kokulu seyirden?

Küçüksu Deresi'ni kim hatırlıyor?
Anadolu yakasında oturup da
önünden yanından geçenlerden
başka? Oysa Küçüksu, çayırı, çeşmesi
en az Kâğıthane kadar rağbetteydi.
Tabii kardeşi Göksu'yla beraber.
Eski fotoğraflar şahittir. Bir de o
kasrı unutmamak lâzım. Çayırın
ortasında tek başına...

Küçüksu Deresi bir süredir
perişandı. Lağım kokularına,
kebap kokuları karışıyordu.
Değil bakmak, yanından geçmek
bile cesaret işiydi. Bir yandan
bitmeyecek gibi duran bir arıtma
faaliyetidir başlamıştı. (O arada,
işi alan firma makine parkını
çayırın Boğaz'a nazır en mutena
köşesine kondurmuştu bile!)
Sonra kamyonlar, kamyonlar.
Ne oluyor demeye kalmadan
anlaşıldı ki Küçüksu Deresi'nin
üzeri asfaltla örtülecek. Eskiden
(kirli de olsa) derenin aktığı 'yer'
Küçüksu Caddesi ya da Bulvarı
oluverecek. Küçüksu Deresi
unutulacak. Denize döküldüğü
yerde üç avuç topraktan yaratılmış
yapay halk plajı bile olsa.

Fulya'nın, Çağlayan'ın, Ortaköy'ün,
Dolap Deresi'nin kaderi de
aynıydı. Asfalta yenildiler. Cadde
oldular. Dereler kurur. Ama
ölmezler. Havaların böyle kurak
gittiğine bakmayın siz. Muson
yağmurları bildiğimiz çiseleme
ve sağnağın yerini aldı. Yine vakti
gelince muson tepemize inecek.
İşte öyle bir günde derinlerde kalıp
unutulmuş Küçüksu yeniden
köpürüp taşarak asfalttan intikam
alacak.

Bir de şu radikalliğimiz. Küçüksu
gözönünde bir yerde Beyoğlu'nda,
Şişli'de, Moda'da olsa mini kıyamet
kopar imzalar toplanır, köşelerden
taşardı. Oysa Küçüksu sessiz sedasız...

Kâğıthane kıyısında minibüsle akşam
sefasına çıkanları anlıyorum.