Kültürün pazaryeri

Kültürden ne çok konuşuluyor. Telaffuz edildiğinde herkesin aynı şeyi anladığını sanmak mümkün. Oysa herkes başka </br>şeyler anlıyor.

Kültürden ne çok konuşuluyor. Telaffuz edildiğinde herkesin aynı şeyi anladığını sanmak mümkün. Oysa herkes başka
şeyler anlıyor. Sonuçta anlaşılan bir şey
yok. Türlü türlü ve alengirli tanımı var. İnsanoğlu, kendisine öğretilenleri
unuttuktan sonra geride kalan kültür.
Yani türümüze havadan, sudan ve en çok topraktan geçen ne varsa o. Hatta bir ara Türkçeleştirilip 'ekin' denmişti. Güzeldi. Tutmadı. Tutsaydı köklerle, toprakla
ilişkisi bu kadar unutulmazdı. Belki.

Kültürün yaşadığı yerden, insanların arasından çıkarılıp sosyal bilimlerin laboratuvarına deney maddesi olarak konulması yeni. Yüz yıl kadar oluyor.
En çok da antropologlar 'başka'larının
hayatlarından mesel çıkarmaya çalışırken onunla haşır neşir oldular. Sonra
sosyologlar toplumun içinde katlar (düpedüz uçurumlar) olduğunu görüp 'alt', 'karşı' kültüre baktılar. Bunu yaparken hep 'öteki', hep 'farklı' olanı ele aldılar.

Dünyanın küre(sel)leşmeye başladığı
dönemde şeyler aynılaşıyor. Hem de büyük hızla. İnsanlar küçücük farklılıklardan
kimlik çıkarmaya çabalıyor. Farklılığın
yerini tatsız farkındalık alıyor. Kültür laboratuvar malzemesi olmaktan düpedüz bilim rütbesine yükseliyor. Kültürel
incelemeler bölümleri açılıyor. Tezler yazılıyor. Bunlardan biri de bizatihi
kütürün hayatken bilim oluş serüvenine
eğilse pek güzel olur.

Bilim dünyamızda Batı menşeli mallara
itibar eski bir piyasa kuralı. Bilimsel sermayenin patronu kimse kavramların dolaşım değerini de o belirliyor. Antik
Yunan, Roma, Endülüs vb. den beri
bu böyle. Ahmed Rıza'ların, Prens
Sabahattin'lerin Paris yıllarında da
böyleydi. Son 50 yılda bilim piyasasının
en lüks malları ise hep 'Made in Anglo-America' damgasını taşıyor. (ABD'yi pek seven Sarkozy'nin Fransız düşüncesinin
toptan yok olduğu bir dönemde ortaya çıkması da rastlantı değil.)

Bilimsel rekabet üstünlüğünü korumak
için arada ürün farklılaştırmasına da gidilmiyor değil. Hind-Çin-Afrika kökenli
olup Batı'da(n) ekmek yiyen bilim insanlarının yazıları 'etnik' modası gereği daha bir rağbet görüyor. Bu rekabette geri düşmek istemeyen dirliği gitmiş birliği
kalmış Avrupa da çeşitli yöntemler deniyor. Yeni Avrupalaşan Balkan ülkelerinin eski
tüfek ve çalışkan araştırmacılarını
assolist olarak sahneye sürüyor.

Kültürün pazaryerinde iki kavram pek bir revaçta. Biri kültür politikası. Ülkemizde kültür üzerine her tartışma mutlak 'Ah
bir de kültür politikamız olsa' dertlenmesiyle
başlıyor ve bitiyor. Hırvat ya da Sloven uzmanlar kültür politikası denen belgenin
ne denli her eşitsizliğe çare bir tılsım olduğunu simültane çevirili toplantılarda
genç araştırmacılara anlatıyor. O arada ulusal kültür politikası çalışmaları da
resmen başladı. Nelerin değişeceğini
birlikte göreceğiz.

Diğer kavram da kültür endüstrileri ya da yaratıcı endüstriler. En son İstanbul'da bu konuda da bir toplantı düzenlendi. Londra'dan Hong Kong'a işi allameler,
meraklıları aydınlattı. KOBİ'lerle nasıl baş edeceğini bilmeyen bir ülkede 'kültürKOBİ'lerinin konuşulması hoş tabii...

İyi ki eşitsiz gelişim yasaları var. Gökalp'e, Burhan Oğuz'a, Pertev Naili Hoca'nın yapıtına aşina olmayan, İstanbul kültürünü Klaiç'den okuyan kuşaklar da bir gün yazmaya başlar elbet.