Modern çağların alacakaranlığı

Şu içinde yaşadığımız çağın</br>rengi nedir? Herhalde </br>umudun ve aşkın rengi değil.

Şu içinde yaşadığımız çağın
rengi nedir? Herhalde
umudun ve aşkın rengi değil.
Düşlerin ve iyimser
beklentinin rengi de değil.
Çoktandır ürün vermeyen
toprağın rengi de değil.
Gökyüzünün, denizin,suyun
rengi hiç değil. Sahi insanlara
çağın rengi sorulsa? Tarif
etmeleri istense? Kim bilir
akla gelmeyen ne tonlar
çıkar? Sanallığın soğuk rengi
gibi.Ya da kirletilmiş göğün,
tutmayan karın rengi...

Bir dönemi yaşayanlar hep
daha güzel bir dünyanın düşünü
görür. İçinde yaşadıkları çağ ne
kadar karamsarlık uyandırırsa
o kadar fazla bu düşe sarılırlar.
Örneğin XV. yüzyıl Avrupa'sında
hayata dair iyimser sözler etmek
âdetten değildi. Sadece acılar
ve umutsuzluk. Her şey, herkes
bozulmuştu. Dünyanın sonuna
gelinmiş gibiydi. İnsanlar daha
da karanlık bir gelecek bekler
olmuştu.

Hollandalı tarihçi J. Huizinga
XIV. ve XV. yüzyılların ruh ve
zihin dünyasını anlattığı şairane
tarih kitabına Orta Çağın
'Günbatımı' (Güzü?) adını verir.
"Bu kitabı yazarken gözlerim,
kan kırmızısına bulanmış,
kurşuni bulutların tehdidi altında
perişan, sahte bakır parlaklığını
yansıtan bir gece gökyüzünün
karanlığına alışmıştı." Huizinga,
1920'lerde, kitabının önsözünde
Orta Çağ'ın rengini böyle tasvir
eder. Bir çağı kendinden
sonrakine bağlayan ipuçlarının,
kendinden öncekiyle bütünlüğünü
kuran anılardan daha önemli
olduğunu ekler.

Rönesans'ın Klasik dönemden, Eski
Yunan'dan, Roma'dan ödünç aldığı
tohumlar Orta Çağ'ın en kurak
günlerinde yeşermişti. İşte Huizinga
bu dönemin Burgundiya Fransa'sını
anlatır.

Peki XIX'un sonu XX'nin
başında yaşayanların sınırsız
neşesine ne demeli? Teknolojinin
verdiği coşkuyla geleceği bir an
önce yakalamak için neden bunca
sabırsızdılar? Birinci Savaş'ın
yıkımı bile hayallerini tam
örselemedi. Babalarımızın,
çocuklarımızın hayatını karartan
bir geleceği nasıl sezemediler?
Yoksa Aydınlanma'nın henüz
solmamış güneşi gözlerini mi
kamaştırmıştı? Bu kamaşma ilk
atom bombasını izleyen
sessizlikte tümüyle kayboldu.
Etraf hızla kararmaya başladı.
'68'lerde hafif güneşli günler
yaşanmadı değil. Postmodernin
aldatıcı ışığının göründüğü
zamanlar da oldu. XXI'in gelişi
cılız kutlamalara bile sahne oldu.

Yine de son iki bin yılda bunca
ışıksız bir yüzyıl başlangıcı
bulmak zor. Dünyanın dört
köşesinde acı, kan ve koyu
katran umutsuzluk. Ütopyalar
tarihe karıştı. Felaket sonrası
hazırlıkları zamanı. Şehirler
boşalacak, tuvaletler bahçeye
taşınacak, kurnaya dönülecek...

İçinde yaşayanların çağı doğru
görememeleri anlaşılabilir.
Yine de insan soru sormadan
edemiyor.Bizden sonra gelenler
XXI. başını nasıl değerlendirecek?
Bizim göremediğimiz ışıklar
(varsa) onları nerede,kimlerde
bulacaklar?

Bugün bunca kirli ve renksizse
geçmişe, daha eski geçmişe
bakmakta ne fayda? Orta Çağ'ın
günbatımında ilk ışık şiirden
gelmişti. Bugünün şiiri nerede?

Ya sonun da ötesine geçtiysek?