Sanata komplo

İnsan ne yazacağım dememeli ne yazdım demeli. Günlerdir kafamda geveleyip duruyordum. ‘Sanat Komplosu’ mu? ‘Sanatın Komplosu’ mu? İletişim Yayınları’nın Sanat Hayat dizisinden Baudrillard’ın bir tek gazete yazısı etrafında örülü
kitap çıkmıştı. İnce ama önemli bir kitap. Tam o sırada Tophane’de
komplo oldu. Kafalar yarıldı, camlar kırıldı. Boğazkesen on yıllardır olmadığı kadar medya ilgisine birkaç gün içinde mazhar oldu. Ortalık bir anda tozduman. Tophane’nin tarihine yeni bir başlık atıldı.

Cumhuriyet gazetesi Madımakçıları, Taraf gazetesi hükümet ve Kürt düşmanı milliyetçileri, Kanal 24 kaldırıma taşan sanat meraklılarını, İstanbul’un kültür başkenti
yapmaya kararlı 2010 Ajansı “kültür sanat (bu iki kelimenin
birarada kullanımını sona erdirmeye yönelik hareketin başlatılması vakti geldi) bilincine sahip olamamış bir grup”u(!) herkes birbirini suçluyordu. Oysa kameralara
konuşan Tophane sakinleri “biz yapmadık” demiyordu. “Buramıza geldi, eh yani” diyordu. O arada ‘sakinleri’ sakinlerinin kafasını yaran mahallenin bağlı olduğu
yerel yönetici mutadının aksine susuyordu. Onun bir büyüğü ise, ‘belki bir çatışma olmuştur; biz bilemeyiz; Emniyet’ten haber gelsin”diyordu. Sonra Bakan semtte
tur attı. Söylenenlere bakılırsa semte huzur geri geldi. Oysa Tophane daha
çok çalkalanacak.

İki düzeyde analiz yapılabilir. Birincisi, Tophane Artwalk’un semtte yarattığı değer bakımından. Galeriler her ne kadar bağımsız ve küçük de olsalar semtte var olandan farklı ve daha büyük bir değer üretiyorlar. Bu değerin semtin sakinleri tarafından paylaşılıyor olduğu algısı yaratılmadan şu meşhur farklı yaşam biçimi ezberi bozulmaz. Marangoz, elektrikçi galerilerin işini yapmaya başlamadan, tantunici açılış kokteyline mal yetiştirmeden, “biz 5 kuruşa iş yaparken onlar 50.000’e sanat
satıyor” algısı değişmez. Muhtarın, kahvecinin davetli olduğu, komşunun kızının içeride çalıştığı bir galeri açılışına mahalleli yaklaşmaz.

İkinci düzey, Galerici- Tophaneli ittifakı. Bir kıyasla başlayalım. Hafızalarımız kısa dalga boyunda. Bugün kimse Tarlabaşı’ndaki Manastırı hatırlamıyor. Önce Manastır boşaltıldı. Orada atölyesi olan sanatçılar Tarlabaşı sakinleriyle kör topal bir düzen tutturmaya çalışıyordu. Sanatçılar atılınca semt tekinsiz esrar tekkesi
ilan edildi. Şimdi evler sırayla boşaltılıyor. Tarlabaşı kentin en mutena semtlerinden biri olmaya hazırlanıyor. Galataport ihalesi yıl sonunda. Boğazkesen, Galataport’un
arka bahçesi. Bugün galerilere saldırıp onları atmaya çalışan Tophaneliler Galataport işi bittikten sonra semtten sürülecek. Tıpkı Tarlabaşılılar gibi. Galeriler
sökülüp atılınca oradaki değer beklentisi dibe vuracak. Semt
sakinleri mallarını üçe beşe bakmadan satıp çıkacaklar. Çıkmazlarsa çıkarılacaklar. Ancak bu çıkar ortaklığınıTophaneliler’e kim anlatacak?

2010 Ajansı Karaköy’deki öğrencisiz kalmış Rum okulunda bir yemekli toplantı düzenledi. Ürperdim! Okulda her şey yerli yerinde. Haritalar, Atatürk büstleri, Türk büyüklerinin portreleri, müsamere köşesi, herşey. Bir köşede öğrencilerin kayıt defterleri öylece duruyor. Tarih formaldehitlenip saklanmış gibi. Bir sayfayı açıyorum.
Doroteos’un fotoğrafı. Tam 50 yıl önce, 20 Eylül 1960 tarihinde okula kaydolmuş. Adres hanesinde Boğazkesen 1 no’lu sokak yazıyor! Doroteos 50 küsur yaşında olmalı. Şimdi kim bilir nerede? Onun ömrü hayatında semti bir devrialem geçirmiş. Şimdi yenisine hazırlanıyor.

İki nokta unutulmamalı. Galericilik ticari bir faaliyet. Ticaret de ayıp kapsamında değil. Her ne kadar kendini ikide bir ‘sivil toplum’ ilan eden Ticaret Odası üyelerinin işyerleri talan edilince sesini çıkarmasa da bu böyle. İkincisi, çağdaş sanatın ayrıcalıklı olmadığı. En doğruyu güncel sanat bilir, söyler, yapar kabulünü tartışma vakti gelmedi mi?

Çok olmadı. Bir Pazar akşamüzeri üç arkadaş, biri sevgili Hüseyin (Alptekin) Tophane Tayfun kahvesinde birer nargile tellendirmiştik. Tophane ne kadar az değişti, sahici demiştik. Hey gidi günler. Tophane asıl şimdi değişmeye başlıyor.