Sanatımızın kısa, kırık çizgisi

Modern bugüne ait olanı yaşama </br>azmiydi. Cesur, keskin ve </br>umutlu.

Modern bugüne ait olanı yaşama
azmiydi. Cesur, keskin ve
umutlu. Bugünü yaşamak için
geçmişin üstüne basmaktan
çekinmeyen bir anlayış. Geleceği
görmek için hep yukarı, biraz
daha yukarı sıçrama hevesindeki
bir iflah olmaz gençlik. Yaşandı,
kapandı. Modanın çocukluğunda
da aynı zinde cüret vardı. Geçti.
Moda da çoktandır çürük lifestyle
sakızını çiğnemekle meşgul.

Sanatımızın bir özelliği var. Büyük
küçüğü sevmiyor. Küçük büyüğü
yok sayıyor. Her kuşak, her akım-
benzeri kendini hüda-i nabit, apayrı
bir tür kabul ediyor. Türkiye sanatı
diye bir şeydense dönemlerden
(ancak) söz edilebiliyor. Hele görsel
sanatlarda. Her biri birer 'ada' olan
dönemler. Bir de bu sisli karmaşanın
ortasında tek başına varolmuş ve
varolmakta olanlar var ki başka âlem.
Onların hüzünlü, solgun ışığını
pek takan yok.

Deniz Artun'un Paris'teki 'Académie
Julian' çalışmasını az çok biliyordum.
Bitmiş bir işin üzerinden sabırla
Geçmekte olduğundan haberim vardı.
Kitap Paris'ten 'Modernlik
Tercümeleri' adıyla İletişim
Yayınları'ndan çıktı. Alıp hızlı
okudum. Sanat tarihimizde çok
konuşulası bir araştırma. Değeri
(bugün değilse bir gün) nasıl olsa
bilinir. Tarihte asıl mikro tarihin ne
menem bir zahmetli güzel iş
olduğunu hatırlatıyor. (Yerinde olsam
'İmparatorluk' yerine 'Osmanlı'
derdim. Zira o tarihlerde imparatorluk
imparatorluk olmaktan çıkmıştı.)

Deniz, Şeker Ahmet Paşa'dan İlhan
Koman'a giden görünmez, silinmiş
çizgiyi baştan çekiyor. Modernliğin
tercüme edilemezliğini hatırlatıyor.
20'lerin sonunda Cézanne-Ingres
ateşi arasında kalan Hamit Görele'nin
şu unutulmaz cümlesi: "Devlerle
cücelerin bir arada ve aynı tempo ile
dans ettikleri, şarlatanlarla dâhilerin
boy ölçüştükleri ve çok defa kol kola
gezdikleri...bir san'at şehrinde...
suallere cevap bulmak kolay değil."
Aloş'un İş Sanat'taki retrospektifi
Deniz'in kitabıyla aynı günlere
rastladı. Türkiye sanat ortamını
yaşayan, sindiren, sorgulayan bir
sanatçının 50 yıllık ürünü. O
görünmez, silik çizginin biraz daha
uzatılabileceğinin en güzel kanıtı.
A. Antmen'in kapsayıcı metni eşliğinde
sunulan bir de katalog yayımlandı.
Daha ortaokul çağında Akademi
öğrencisi, sonra hocası olan bir
sanatçının yönünü bulma serüvenine
tanık oluyoruz. Aloşname'yi
kafasında kurarken kıvranmaları
örnek olacak cinsten. "...Zamanın
akışı, getirdiği olaylar, benim çizim
hızımdan çok fazlaydı, yetişemiyordum."
Böyle dese de Aloşname'de çizim
hayatı geçer.

Bir de retrospektifte yer alan tüm
işlerin Aloş'un atölyesinden çıkması da
sanat piyasası, koleksiyonlar üzerine
çalışanları düşündürmesi gereken cinsten.

Modern (ne kadar gecikmiş olursa
olsun) ve çağdaşı iki ayrı kompartman
olarak görmeyen ilk sergi ne zaman
açılacak? Aloş'la Hafriyat, S.Berkel'le
L. Gediz'i ne zaman yan yana görüp
bakarak düşüneceğiz?

Deniz'in kitabındaki, Koman'ın soyut
çalıştığını görüp onu ağır başlı sanat
yapmamakla suçlayan Müridoğlu'nun
"Devletin masraflarını boşa harcıyorsun"
çıkışı ibret dolu.
Galiba modern, postmodern olamadan
hep transmodern olmuşuz?