Sıkıntı yok

Kelimelerle kurduğumuz ilişki pek
tuhaf. Kimi kelimeleri daha öğrenir
öğrenmez unutuyoruz. Kimi kelime
bilmediğimiz yollardan geçip gelip
dilimize yapışıyor. Öylece yerleşip
kalıyor. Üç cümlede bir ağzımızdan,
elimizden çıkıyor. Bir nevi bilinçaltı
çipi gibi tüm konuşmalara, yazılara
takılıveriyor. Öyle ki hepimiz
birbirimize o kelimeyi alıp veriyoruz.
Anlamı önemini kaybediyor. Bir gizli
anlaşmayla aynı kelimeyi hababam
aramızda çeviriyoruz.

Olsun. Sıkıntı yok.

Bir vakitler “açık seçik” öyleydi.
İkide bir ağzımızdaydı. Ne anlatmak
istiyordu? Anlatmak istediğini
hepimiz anlıyor muyduk? Galiba
İcraatın İçinden’den kalmaydı.
Başbakan- Cumhurbaşbakanının
tüm kanalların yayınlarını yarıda
kestirip canlı olarak halka (bu
karışık kitleden kim kastediliyorsa)
yaptıklarını anlattığı o sıkıcı
programlardan gelip yapışmıştı. Şimdi
suikast sonucu kalp krizinden gittiği
apaçık konuşulan devlet büyüğümüz
tatlı bir tonda konuşmasını sürdürürken
altın Cross kalemini (o vakitler tüm
işadamları ne yapıp eder büyük boy
bir altın Cross’u az kullansalar da
ceplerinde hazır ederdi) buzlu camdan
küçük bir hamleyle gözlerimize
doğrultarak adeta nokta koyar gibi
‘açıık seçiik’ derdi. Bir felsefi
kategori, adı anılınca “düşünüyorum o
halde varım” yapıştırılan Descartes’tan
kalma formül gündelik konuşmamıza
yerleşmişti.

Geçti gitti. Sıkıntı yok.

Sonra “düşünüyorum” cümle
sonlarımızın değişmez fiili oldu.
Sanıyorum, inanıyorum,
kaniyim, tahmin ediyorum,
kanısındayım; hepsinin yerini
‘düşünüyorum’ aldı. TV
dizilerinin diyaloglarını aslına
sadık kalarak çeviren tercümanlar
sayesinde. Her şeyi düşünür olduk.
‘Ben’ öznesiyle başlatılan cümleler
ürkek saygılı o fiille bitirildi.

O kadar düşünmüyoruz. Sıkıntı yok.

Şimdi o terkip var. Bir tür tarzanca
gibi. İngilizce “there is no...” ya da
sadece“ no...” formülünün Türkçe
söylenmesi. Hani MFÖ’nün o ünlü
şarkısında vardı, “Nooo problem!”.
Sıkıntı Türkçe oysa. Sıg’(sık)tan
gelme. Bir nevi sürekli sıkılma hali.
Nasıl kaşıntı sürekli kaşınma ise.Ya
da süpürme ile süprüntü’deki gibi.
TDK en güzel şekilde tanımlıyor.
“İşssizlik, tekdüzelik, bezginlik vb.
sebeplerden doğan ruhsal yorgunluk,
cefa eziyet. Bir bozukluğun,
karışıklığın sebep olduğu etkili
ve sürekli yorgunluk, meşakkat, mihnet.
Yokluk ve parasızlığın yol açtığı
geçim darlığı.” Dilimizde sıkıntı çekilir,
verilir ya da baş gösterir. Ama bu yeni
kısacık formül bambaşka. Ortalığın
güllük gülistanlık olduğunu özetleyiveriyor.
Başbakanımızın gazetecilerin ısrarlı
sorularını cevaplarken memlekette
işlerin yolunda olduğunu, işssizliğin
hızla azaldığını, geçim derdinin
kalmadığını, tüm sorunların çözüme kavuşmakta olduğunu anlatmak için
kendi lisanında bulup tekrarladığı formül. Hepimizin diline çoktan geçti. Nasılsın sorusuna bile onunla cevap verir olduk. Özellikle klavye iletişimine sms’e,
twitter’a pek yakışıyor. Eskinin “iyi
diyelim iyi olalım”ı gibi bir durumdan
ziyade bir niyet ifade ediyor.

Bu da geçer. Sıkıntı yok.

Çözümsüzlüğü, çaresizliği, tekdüzeliği
uzun uzun anlatmak, yerinmek, dövünmek
yerine iki kelimeyle kapatıp geçiştirmek
evlâdır. Bir şeyin yokluğunu milyarlarca
tekrarlamak varlığını görmezden gelmek
demek. Bilinçaltına yerleşen bir şeyi
söküp atmak inatçı bilinçli çaba ile mümkün.

Bazen iki kelime on yıla başlık olur.
Sonra unutulur.
- - - - - - - - - -
Not: Geçen haftaki yazının başlığı
“Tophane’de Sanata Komplo” idi.
Gazeteye ‘Sanata Komplo’ olarak
geçmiş. Ben de sizlerle beraber gördüm.