Aklınızı iki kere başınızdan alıyor

Radikal, aşırı ilgiden izleyicilerin kurayla belirlendiği dünyanın en meşhur Yeni Yıl Konseri'ndeydi. Viyana Filarmoni Orkestrası'na ev sahipliği yapan Musikverein'a adımınızı atar atmaz ağzınız açık etrafı seyre dalıyorsunuz...

Viyana’nın Musikverein adlı meşhur konser salonu, kapısından içeri adım atanın aklını en az iki defa başından almak gibi bir özelliğe sahip. Fuayelerin sıradışı sadeliği, çarpılma etkisinin dozunu sanki artırmak için mahsus öyle tasarlanmış gibi duruyor. İlk şoku, binanın Viyana Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapan Goldener Saal (Altın Salon) adlı büyük salonuna girdiğinizde yaşarsınız. İsmiyle müsemma olacak biçimde her köşesine kadar altın rengine bulanmışlık karşısında şaşırıp ağzınız açık etrafı seyre dalarsınız. Sizi bilmem ama ben ikinci şoku Musikverein’da dinlediğim ilk konserin başlarında yaşamıştım. Alev topuna dönüşmüş parlak bir ses kütlesi sanki yüzüme doğru hızla patlamış gibiydi. Bu sesin rengini hiç düşünmeden ‘parlak sarı’ olarak tarif ederdim. Salonda gözümün değdiği her yerde karşıma çıkan altın sarısının bu tarifte payı var mıdır bilmem.
Wagner ve Bruckner’e yaşamı dar etmiş tutucu eleştirmen Eduard Hanslick, altın sarısı rengin, vakur bir atmosferi olması gerektiğine inandığı konser salonuna yakışmadığını 1870 yılındaki açılışta dile getirmiş. Tarih besteciler üzerine hükmünde olduğu gibi bu konuda da Hanslick’i haksız çıkartmış zira Musikverein’in Altın Salon’u hem dekoratif güzelliği hem de akustik üstünlüğüyle bugün de dünya konser salonlarının incisi. Danimarkalı mimar Theophil Hansen’in, akustik biliminin ortaya çıkmadığı bir çağda böylesi bir harikaya nasıl imza attığı meçhul; ‘sezgileriyle davranmış’ izahı getirilebiliyor ancak.
Musikverein’a bu seferki sebebi ziyaretim, daha önce izleme şansı bulamadığım şu meşhur Yeni Yıl Konseri’ne katılmaktı. Yalnız değildim; arkadaşım Mansur Kurt’un rehberliğinde Türkiye’den Fest Travel organizasyonuyla getirdiğimiz 13 kişilik bir gezgin kafilesiyle şahit olduk bu coşkuya. Biz 1 Ocak sabahı, hani şu TV’lerden de yayınlanan yeni yıl konserini değil, 31 Aralık akşamı yapılan Silvesterkonzert (Orta Avrupa ülkelerinde yılın son günü Aziz Silvester Günü olarak kutlanır) adındaki Yeni Yıl Konseri’ni izledik.
İlk başta tuhaf geliyor belki ama düşününce hak veriyorsunuz. 1 Ocak sabahı konserine öyle muazzam bir ilgi oluşmuş ki zamanla, menfaatlerini her daim çok iyi gözeten bir orkestra olarak ünlenen Viyana Filarmoni, hoop 30 ve 31 Aralık akşamlarına aynı programı bir kez daha sunduğu yeni yıl konserleri yerleştirmiş. Talebin karşılanması yine de mümkün değil. Üç konser için de ocak ayında talepler alınıyor ve bu konserlerden birini izlemeye hak kazananlar kurayla belirleniyor. Bazen düşünürüm, Japonlar yeni yıl konserine inanılmaz bir ilgi duymasaydı kura çekimine gerek kalmayabilir miydi! 31 Aralık akşamı da kafanızı nereye çevirseniz bir Japon’la karşılaşmak mümkündü. Fuayeler birbirlerine eğilerek yol veren insanlarla doluydu. Japonların ‘Klasik Müzik-Viyana-Musikverein’ üçlüsünü baştacı eden coşkularının odağında Yeni Yıl Konseri’nin yattığına kuşku yok.
Yarım saat önce girip balkondaki yerime geçiyor ve şu meşhur ‘San Remo çiçekçileri’nin sponsor sıfatıyla bu konser için özel olarak aranje ettiği kocaman çiçek buketlerine göz gezdiriyorum. Hanslick, ‘Her köşesinden binbir renk fışkırıyor’ diye şikayet ettiği salonun şimdiki çiçek tarlası görünümü karşısında kimbilir ne derdi? Önce orkestranın yaylılar dışındaki tüm çalgıları gösterişsiz, biraz da avare biçimde yerlerine oturarak akortlarını yapıyorlar.
Konser saati gelip çattığında ise tüm yaylılar izleyicilerin alkışları eşliğinde salona giriyorlar. Viyana Filarmoni’nin kadın müzisyenleri üye olarak içine kabul etmemek politikası üzerine bir aralar epeyi mesai harcadığım için gözüm derhal sahnedeki kadın üyeleri kolaçan ediyor. Arka rahlelerde birkaç kadın müzisyen gözüme çarpıyor hemen (Tüm dünyada gelen tepkiler üzerine bu tartışmalı politikasından tedricen vazgeçen orkestranın bünyesinde şu an 6 kadın üyesi var, hatta bunlardan birine başkemancılığı bile emanet etti).
Orkestrayı çok bekletmeyen şef Daniel Barenboim hızlı adımlarla podyumdaki yerine geçiyor. Bu yıl davet edilmesinin özel bir anlamı var. 2014, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının 100’üncü yıldönümü. Orkestra üstün müzisyenliğiyle olduğu kadar son dönemde barış aktivisti kimliğiyle de öne çıkan Barenboim’i tüm dünyaya müzik yoluyla barış mesajı vermesi amacıyla davet etmiş. Barenboim önünde nota olmadan yönetti konseri. Çalgıların, çalgı gruplarının bütün girişlerine vakıf, tüm eserlere aşina bir şef profili çizdi (Dünyanın en yoğun programa sahip şeflerinden birisin. O kadar işinin arasında, aralarında pek de bilinmeyenlerin olduğu bu eserleri tüm nüanslarıyla ezberine alacak zamanı nereden bulursun Barenboim?)
Aslında Viyana yeni yıl konserlerinde şefin en önemli fonksiyonu, orkestra üyelerini kendi doğal akışlarına bırakmaktır. Çünkü her bir üyenin damarlarından bu müzik akıyor. O kadar ki, şefin ritmi vermesine bile gerek kalmıyor. Viyana Filarmoni’de rahlelerin babadan oğula geçmesi vakayı adiyeden sayılır (Bizim Sascha Goetzel bu orkestranın emekli kemancılarından biri olan babasının izinden gitmemiş ama neyse) Bu yüzden sanırım genlere de işlemiş artık bu 3/4’lük valsler, gürültülü forteler, kreşendolar, akışkan legatolar. Bu konserin aslında keyifli bir eğlencelikten ibaret olduğunun sanırım en başta farkında olan kişi Barenboim’di. Aşırı rahat vücut dili, muzip bakışları, eğlendiğinin işaretleriydi.
Ama Barenboim geleneksel olarak konserin son bis eseri olarak çalınan Radetzky Marşı’nda salondaki herkesi şaşırtmayı becerdi. İzleyicilerin ellerini çırparak katıldıkları bu marşın çalındığı sırada sahnedeki müzisyenlerin istisnasız her birinin yanına kadar giderek ellerini sıktı. Barenboim marş bitene kadar herkesin elini sıkmayı başarmış, bu süre zarfında batonu eline bile almamıştı. Bir yeni yıl konserinde böyle bir manzaraya ilk defa şahit oluyordum ama görülmeye değerdi. Üzerine biraz düşününce de, Barenboim’in davet edilişinin gerekçesi olan ‘barış elçisi’ sıfatına layık bir iş yapmış olduğunun farkına vardım.
Konserde Johann Strauss’un, Schiller’in dizelerinden ilham alarak bestelediği ‘Seid umschlungen, Millionen’ (Kucaklaşın, ey milyonlar) valsindeki mesajı Barenboim bu hiç beklenmedik davranışıyla adeta ete kemiğe büründürmüş oldu. Üstelik bu mesajı, Yahudi kimliğine sahip bir müzisyen olarak, geçmişte de bugün de Yahudi ırkına karşı mesafeli hatta düşmanca davranışlarıyla tanınan bir orkestranın üyeleriyle ‘el ele’ verdi. Müzik yoluyla bundan daha anlamlı bir barış mesajı düşünemezdim. Bravo Daniel Barenboim!..