En iyi 'Salome' yorumcusu

Leyla Gencer gecesinde 'Salome'yi seslendiren Alman soprano Nadja Michael'in o incecik bedeninden o sesin nasıl çıktığını anlamak mümkün olmadı.

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) ‘Leyla Gencer Anısına’ verdiği geleneksel konser için bu yıl Richard Strauss’un Salome operasını seçmişti. Sonundaki o meşhur sforzando akoruyla disonansın zirvesine ulaşan, içinde uyumsuz akorlar barındıran yoğun partisyonuna rağmen Salome, aynı zamanda baştan çıkarıcı ezgilerle yüklü, dinlemesi nispeten rahat 20. yüzyıl operalarından biri olarak görülebilir ama o akşam konsertant icra edildiği düşünülecek olursa bu çağın eserlerine genellikle mesafeli davranan izleyicimiz için yine de çetin ceviz hükmünde bir eserdir. Nitekim Lütfi Kırdar’da o akşam, diğer konserlerdekine kıyasla daha çok sayıda boş koltuk göze çarpıyordu. Konserin normal saatte bitmesine rağmen ilk alkıştan sonra akın akın gidenler de cabasıydı...

Elbette tüm gözler, Salome rolünü seslendiren yıldız Alman soprano Nadja Michael üzerindeydi. Michael, bu eserin yakın dönemdeki en çarpıcı prodüksiyonlarından birine imza atan rejisör David McVicar’ın Covent Garden Operası’ndaki Salome’siydi. İzleyicinin kanını donduran bu bol kanlı Salome ile Michael 2010 yılında epeyi sükse yapmıştı. Michael, McVicar rejisinde başarıyla ete kemiğe büründürdüğü ‘ruh hastası psikopat’ tarzı okumasını İstanbul’daki konsertant icraya da, sahne koşulları elverdiğince taşıdı. Üzerindeki kırmızı tuvaleti, bu kanlı rejiyi aklıma mütemadiyen getirmedi değil.

Olağanüstü genişlikteki sesini Lütfi Kırdar’ın en kuytu köşelerine dek saldı Michael. O incecik bedenden bu volümün nasıl çıktığını, tüm gücüyle forte yapan orkestranın üzerinden nasıl süzüldüğünü, boşlukların gözeneklerin nasıl da bu kadar açıldığını anlayabilmem mümkün olmadı. Michael her ne kadar Birgit Nilsson veya Teresa Stratas gibi bu rolün geçmişteki dudak uçuklatan yorumcularının yanına hiçbir surette yaklaşamazsa da günümüzde bu rolü en iyi yorumlayan şancıların başında geldiği muhakkak.

Herodes rolündeki tenor Thomas Moser de tıpkı Michael gibi McVicar rejisinde rol almış deneyimli bir şancı. Vokal performansı yeterliydi Moser’in, partisini ‘görev bilinci içerisinde’ sadelikle yorumladı. Maryinski solisti mezzosoprano Larissa Diadkova ise tam tersine, rolünün de gerektirdiği tarzda abartılı nüanslarla, yaşını ele veren düşüşe geçmiş sesiyle yorumladı partisini.

Operanın trajik figürü olan Narraboth ise tenor Peter Sonn tarafından harika yorumlandı; ‘gecenin sürpriz yıldızıydı’ desek yeridir. Sonn gecenin yıldızıysa, Yahya’yı seslendiren bariton Morten Frank Larsen de gecenin hayal kırıklığıydı besbelli. Karnına kaçmış izlenimi veren kısık ve sürekli detone olan sesiyle kayıplara karıştı Larsen. Kapatıldığı mahzenden geliyor hissi uyandırmak için kulis kapısına yakın konumlandırılan Larsen, sahne üzerinde duran orkestranın sesini bastırmasıyla iyice duyulmaz oldu. Belki de rahatsızdı o akşam Larsen çünkü parlak kariyere sahip bir şancı ama bu kilit rolde bıraktığı izlenim hiç de iyi değildi. Öte yandan, Yahudiler ve Nasıralıların 10 dakikayı bulmayan partileri için Türkiye’den şancı bulunamamış mı ki bu kadar çok insan yurtdışından getirilmek zorunda kalınmış acaba, diye sormadan edemedim.

Sascha Goetzel yönetimindeki BİFO her türlü takdiri hak ettiğini ispatlayan bir performans sundu. Yine çok iyi çalışılmış ve üstün motivasyonla çalınmış bir icraydı o akşam dinlediğimiz. Zirve anları gayet net ve etkileyici biçimde vurgulandı. Goetzel solistleri bastırmamaya (Kaldı ki, eser boyunca Michael’i bastırmak imkansız, Larsen’i öne çıkarmak ise üstün gayret istiyordu) özen gösteren duyarlı bir yönetim sergiledi. Yedi Tül Dansı, oryantal etkilerin öne çıkarıldığı, baştaki ve sondaki zıt tempoların kontrastının iyi vurgulandığı bir gösteriye dönüştü.

Sascha Goetzel yönetimindeki BİFO 20 Mart 2014 tarihinde vereceği bir sonraki Leyla Gencer anma konserinde Puccini’nin Tosca operasını konsertant olarak sahneleyecek.