'İyi niyet'ten fazlası gerekiyor

TÜSAK konusunda sanırım 'iyi niyet'ten daha fazlasına ihtiyacımız var. Fermanın Ankara'da çoktan yazıldığını düşündürten o kadar çok demeç ve davranış var ki...

30 Ocak’ta İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen konferans geçen hafta üzerinde en fazla konuştuğumuz konulardan biriydi. Üniversitenin Kültür Politikaları ve Yönetimi Araştırma Merkezi’nin British Council işbirliğiyle Santralistanbul’da düzenlediği konferans sayesinde taraflar ‘ilk kez’ bir araya geldi. Sanat camiasının TÜSAK yasa tasarısının ortalığa saçıldığı günden itibaren öncelikle şikâyet ettiği konuların başında, ‘Bakanlığın kendilerini muhatap almaması’ geliyordu. O gün söz alıp kürsüye gelen her sanatçı ve örgüt temsilcisinin, moderatörün sözlerini bağlaması ikazı üzerine, “İzin verin de bakanlık yetkililerini aylar sonra karşımızda bulmuşken biraz daha konuşalım” demesi bu ihtiyaçtan dolayıydı. Toplantı öncesi ve sonrasında kimi sanatçılar Bilgi Üniversitesi’ne yönelik olarak ‘Sanat kurumlarını kapatacak TÜSAK yasasının meşrulaştırılmasına zemin oluşturuyor’ suçlamasını yöneltti ama kanımca bu, ‘komplocu bakış açısı’ ile yapılan haksız bir suçlamaydı. Bilgi Üniversitesi bir yüksek eğitim kurumu olarak, hükümet tarafından kapalı kapılar ardında pişirilip önümüze getirilen ‘sanat kurumu’ olgusunun, somut veriler ışığında, taraflarca olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilebileceği en uygun yerdi.

Peki değerlendirilebildi mi? Bu soruyu, ne ‘evet’ ne de ‘hayır’ diye yanıtlamam mümkün. Konferansın gerilimli havası, Radikal’in yaptığı haberde ve Cem Erciyes’in köşe yazısında yeterince aktarıldı. Gergin ortam, TÜSAK’ın sağlıklı biçimde tartışılmasına engel oldu. Kaldı ki üniversitenin asıl niyeti, bu tasarının taraflarca tartışılmasını sağlamak değildi. Konferansta bu yasa tasarısı hazırlanırken örnek alındığı söylenen İngiliz Sanat Konseyi’nden hareketle ‘sanat konseyi modeli’nin tartışılması arzulanmıştı. Ama ‘TÜSAK’ı hazırlayan bürokrat’ olarak bilinen Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün de konuşmacı olarak davet edilmesi ve Gül’ün konferans bitmeden yani herkesi dinlemeden ayrılmayacağı sözünü vermesi, tartışmaların ana eksenini TÜSAK’a kaydırdı.

Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün konuşmasından edindiğim izlenim şu ki AKP hükümeti, Devlet Tiyatroları’nı, Devlet Opera ve Balesi’ni, senfoni orkestralarının bağlı olduğu Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nü kapatıp bunların yerine Sahne Sanatları Genel Müdürlüğü adı altında yeni bir yapılanmaya gitmeyi kafasına koymuş. Mevcut sanat topluluklarının üyeleri arasından yapılacak seçimin ardından, adeta milli takım kurar gibi ‘tek senfoni orkestrası’, ‘tek devlet tiyatrosu’, ‘tek devlet opera balesi’ kurulacak. Bunların üçünün de merkezinin Ankara mı olacağı yoksa üç büyük şehre mi yayılacakları belli değil.

Zaten Gül’ün konuşmasına bakılacak olursa, tasarı hakkında doğru bildiğimiz pek çok şey yanlıştı. “Bakın onu da yanlış biliyorsunuz, hayır tasarıda öyle bir şey yok arkadaşlar” deyip durdu. Sanatçı örgütleri tarafından ‘ele geçirilip’ basına servis edilen yasa taslağı üzerinden tartıştık bütün gün. Ama elden ele dolaşan bu taslak acaba hangi aşamada hazırlanan çalışmaydı? Gül’ün yalanlamalarından, elimizdekinin nihai taslak olmadığı, ilk etaplarda yapılan çalışmanın bir ürünü olduğu intibaı uyandı bende. Ortada bakanlık tarafından dağıtılan bir taslak çalışması olmayınca Gül’ün kişisel teminatlarıyla kalakaldık. Müsteşar yardımcısının bu tavrı da haliyle dinleyenlerde güvensizlik yarattı. Bir demokraside bürokratların kişisel teminatlarıyla mı ilerleyeceğiz yoksa ilkeler ve kanunlarla mı? Nihat Gül’ün konuşmasında örnek verdiği alanlarda bugüne kadar yaptığı olumlu çalışmaları elbette iyi niyetimizi muhafaza ederek referans alabiliriz ama TÜSAK konusunda sanırım ‘iyi niyet’ten daha fazlasına ihtiyacımız var.

Fermanın Ankara’da çoktan yazıldığını düşündürten o kadar çok demeç ve davranışla karşılaşıyoruz ki son yıllarda; Nihat Gül’ün “Bu yasayı sanat camiamızın ağabeyleri, duayenleriyle birlikte hazırlayacağız” şeklinde cümleye döktüğü kişisel teminatlarının içi bir yerden sonra boşalıyor. Cem Erciyes’in de altını çizdiği gibi sanatçılar cephesinde ‘hükümete güvensizlik had safhada’. İplerinin çekildiğini düşünüyorlar. Camia son günlerde, zapturapt altına alınmak istenen internet aleminde, günümüze ışık tutan bir röportajı paylaşıyor. Eski Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen Türkiye gazetesinde 2013 yılı mart ayında yayımlanan söyleşisinde ‘muhafazakâr sanat’ üzerine düşüncelerini uzun uzadıya anlatmış. Söyleşi, bu tasarıyla Türkiye’de sanata giydirilmek istenen acayip gömleği güzelce tarif ediyor. Bu söyleşi, iktidarın ‘yeni Türkiye’ tasavvurunun hayata geçirilmesi kapsamında ‘sanatta yapılacaklar listesi’ bir bakıma. İnternet üzerinden okumanızı tavsiye ederim.

‘Sanat konseyi’ Türkiye için gerekli bir model. Devletin sanata ayırdığı kaynakların çoğaltılması, çeşitlendirilmesi, sanat üretiminin artması için her açıdan özerk bir sanat konseyine kavuşmamızın zamanı geldi de geçiyor. Neden kamu kaynakları sanat alanında kalıcı ve nitelikli ürünler ortaya koymak isteyen daha fazla paydaş arasında hakça bölüştürülmesin? Ama mevcut kurumların kapısına kilidi vurmadan, kurumların geleneklerini yok etmeyip onları esaslı revizyonlardan geçirerek ortaya koymamız gerekiyor bu yapılanmayı. ‘Projecilik’ sistemini sanatta özgürlüğün, çoğulculuğun tek geçerli yöntemiymiş gibi sunmak, aldatmacadan başka bir şey değil. Herkesin kazançlı çıkacağı yeni bir sistem yaratmak elimizde. Yeter ki iyi niyetli olalım ve birbirimize güvenelim.

Not: Radikal’de 14 Ocak’ta yayımlanan yazımda, Kültür Bakanı Ömer Çelik’in “Eğitim alanında yasa hazırlarken nasıl ki öğretmenlere sormuyorsak, sanat alanındaki bir çalışmada da aynı tavrı sergileriz” şeklinde bir demeç verdiğini yazmıştım. Basın danışmanı telefonla arayarak Bakan Çelik’in böyle bir demeç vermediğini okurlarıma duyurmamı rica etti.