Mahler'in zamanı geldi

Döneminde anlaşılamayan Gustav Mahler, 'Benim de zamanım gelecek!' demişti. Nitekim geldi de. 20. yüzyıl kapitalizminin sorun yumağı haline getirdiği, nevrotik modern toplum insanı, aradığını Mahler'in müziğinde bulmuştu adeta. Doğumunun 150'nci yılında anılan Mahler'in kayıtları set halinde piyasada
Mahler'in zamanı geldi

Geç Romantizm ve Modernizm arasındaki dönemin en büyük bestecisi Mahler, bestelerindeki ölüm saplantısı yüzünden ‘hastalıklı’ bulunuyordu.

Neden Mahler? Şimdilerde daha sık sorulur oldu bu soru. Bunun en önemli nedeni, büyük besteciyi bu yıl doğumunun 150’nci yılında anıyor, gelecek yıl ise ölümünün 100’üncü yılında anacak olmamızdan kaynaklansa gerek. Mahler üzerine yararlı çalışmalarıyla tanıdığımız İngiliz gazeteci-yazar Norman Lebrecht de, bu ayın başında Faber’den çıkan yeni kitabının başlığına taşımış bu güncel soruyu: ‘Why (Neden) Mahler?’ Kitabın altı başlığı ise şöyle: ‘Bir adam ve 10 senfoni dünyayı nasıl değiştirdi?’
Ne kadar büyük olursa olsun bir besteci ve senfonileri, dünyayı değiştirme gücüne sahip midir? İlk okuyuşta abartılı bir ifade gibi geliyor ama asla tartışılmayacak bir gerçek var ki o da, günümüzde Gustav Mahler’in, müzikte Geç Romantizm ve Modernizm arasındaki dönemin en büyük bestecisi olarak kabul görmesi. Halbuki önceleri Yahudiliği yüzünden Nazi Almanya’sı ve işgal ettiği coğrafyada, ölümünden 2. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar geçen süre zarfında ise özellikle Anglosakson dünyada basbayağı hakir görülen besteciler arasındaydı Mahler. Müziğinde Bohemya folklorundan yararlanma yöntemi, senfonilerine çocukluğundan aklında yer etmiş marşlar ve klezmer motifleri gibi, o güne değin rastlanmayan malzemeler yerleştirmesi, 20. yüzyılın ilk yarısındaki algılama perspektifiyle ‘bayağı’ olarak değerlendirilmiş, ‘anti müzikal’ bulunmuştu. Hemen her senfonisinde ve şarkı dizisinde zuhur eden ‘ölüm saplantısı’na ise ‘hastalıklı’ tanısı koyulmuştu.
Mahler’i anlayabilmek ve onun eserlerinin içine bihakkın girebilmek için gerekli ‘anahtara’ sahip değildi, 20. yüzyılın ilk yarısındaki dünya toplumları. O da biliyordu ki değerinin, en azından içinde yaşadığı dünyada anlaşılamayacağını, şu kehaneti dile getirmişti bir keresinde: “Benim de zamanım gelecek!” Nitekim geldi de. 1950’li yıllarda ABD’de başlayan Mahler rönesansı, kısa sürede müthiş bir ivme kazanarak kıta Avrupa’sına ve derken Uzakdoğu’ya sıçradı. 20. yüzyıl kapitalizminin sorun yumağı haline getirdiği, anksiyete zengini, huzursuz, amaçsız, nevrotik modern toplum insanı, aradığını Mahler’in müziğinde bulmuştu adeta.      

‘Part-time’ besteci!
‘Görkemlilik’ bağlamında sıkça karşılaştırılan ama biçimin de dışında çok ayrı bir ‘sound’ dünyasına sahip olan Bruckner’in senfonileriyle kıyaslandığında Mahler’in -sonuncusunu tamamlayamadığı- 10 senfonisinin her birinde kendine özgü bir dünya tasarımladığı görülür. Büyük boyutlu, geniş orkestrasyona sahip senfonilerini daima yaz mevsimlerinde, sayfiye evinin bahçesindeki kulübesinde bestelediği için adı ‘part-time besteci’ye çıkar. Kışları ise, yaşadığı yıllarda besteciliğinden çok daha fazla dikkate alınan ve saygı gören orkestra şefliği, bütün zamanını alır.
1897’de başlayıp 10 yıl sürdürdüğü Viyana Devlet Operası’ndaki müzik direktörlüğü görevi, şeflik kariyerinin altın dönemidir. Viyana’da ‘tek adam’dır adeta, despottur. Her zaman huzursuz, mükemmeliyetçi, insan içine karışmaktan hoşlanmayan, az ve öz konuşan, ‘ciddi ve enerjik bir Yahudi’dir. ‘Yahudiliği’ her daim, Mahler’in ceketinin arkasına takılmış konserve kutuları olmakla birlikte 20. yüzyılın ilk yarısının antisemitik Viyana’sına bile kendini kabul ettirmeyi başarmış olmak kolay iş değildir.
Sonuncusunu tamamlayamadığı 10 senfoninin dışında ‘Das Lied von der Erde’ (Toprağın Şarkısı), ‘Kindertotenlieder’ (Çocuk Ölümü Şarkıları), ‘Rückert Şarkıları’ gibi etkileyici şarkı dizileri, az ve öz besteciliğinin köşe taşlarıdır. ‘Lieder Eines Fahrenden Gesellen’ şarkı dizisiyle Wunderhorn şarkıları da unutulmamalı. Döneminin en iyi opera şefidir ama hiç opera bestelememiş, sadece Weber’in yarım kalan ‘Die Drei Pintos’ operasını tamamlamış, esere tamamen orijinal bir ‘Entracte’ eklemiştir.

16 CD’lik Mahler seti
Yeniden ele almak demişken... Bir çalgılama ve kontrpuan dehası sayılan Mahler’in Beethoven’in 9. Senfoni’si, Schumann’ın 4. Senfoni’siyle ‘Manfred’ uvertürünü ‘zenginleştirme’ çabalarının, kayda değer sonuçlar verdiği söylenebilir. Schubert ve J.S. Bach da Mahler’in eserlerini orkestraya uyarladığı besteciler arasında yer alır. Gençlik döneminden kalma iki eser olan ‘Das Klagende Lied’ kantatı ve sadece ilk bölümünü tamamlayabildiği Piyanolu Dörtlü de (İdil Biret’in Naxos’tan yeniden yayımlanan icrası dinlenebilir) kayda değerdir.
Plak firmaları, 100’üncü yılını beklemeden Mahler kutuları yayınlamaya başladı. EMI’nin, ülkemize de ithal edilen 16 CD’lik seti, üzerinde yazdığı gibi ‘Bütün Eserleri’ değil aslında çünkü düzenlemeleri ve ‘Entracte’ı içermiyor ama hadi ‘Bütün’e en yakını diyelim... EMI gibi, ‘Mahler Rönesansı’na hayli geç giriş yapmasıyla tanınan bir firmanın, elindeki tüm kalburüstü Mahler kayıtlarını bir araya getirdiğini görüyoruz bu sette. Bestecinin tüm önemli eserlerini elinin altında bulundurmak ve onlarca farklı kayıt arasında boğulmak istemeyen müziksever için tatmin edici bir set bu çünkü içinde Tennstedt’den Barbirolli’ye, geçtiğimiz yüzyılın en iyi Mahler şefleriyle vokalistlerinin üstün yorumlarını barındırıyor.
Ama Mahler’in tüm senfonilerinin, kristal netliğindeki kayıt tekniğiyle yapılmış mükemmel performanslarını elinizin altında bulundurmak istiyorsanız, beş yıl önce ölen gizemli Mahler şefi Gary Bertini yönetimindeki Köln Radyo Senfoni’nin (WDR), EMI‘den 2005’de yayınlanmış ve Türkiye’de de çok uygun fiyata bulunabilen 11 CD’lik setini ne yapıp edin alın, pişman olmazsınız.