Müziğin kozmopolit merkezi

Leipzig, haklı olarak, 'Almanya'nın müzik şehri' olarak bilinir ama en prestijli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapan Dresden'in de ondan geri kalır yanı yoktur hani.

Güçlü Augustus’un Elbe Nehri kıyısında süzülen zarif şehri Dresden, ziyaret etmesi insana her daim muazzam keyif veren Alman şehirlerinin başında gelmiştir benim için. Tarih, sanat ve müzik meraklıları için Dresden cennetten farksızdır. Az ötesindeki bir diğer Sakson şehri olan Leipzig, haklı olarak, ‘Almanya’nın müzik şehri’ olarak bilinir ama Dresden’in de ondan geri kalır yanı yoktur hani. Yılın bu mevsiminde yolunu buralara düşüren bir müzikseverin ajandasında müzik dünyasının en prestijli etkinliklerinden biri aylar öncesinden yerini almıştır: Dresden Festivali. Bu kez yalnız değilim. Yanımda Atlas Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Sinan Çakmak var. Dresden’i birlikte gezip yazacağız. Daha doğrusu o fotoğraflayacak, ben de onun dergisi için yazacağım. Dresden Müzik Festivali, şehrin tarihi ve sanatsal mekânlarını yerinde belgelemek adına ikimiz için de mükemmel bir fırsat.

İlk günümüz, şehrin pazarlama ofisi müdürü Bettina Bunge’nin, dahil olduğumuz uluslararası basın turuna katılan gazetecilere Dresden’in turizm potansiyelini anlatmasıyla başlıyor. Mini sunumda şehrin, Almanya’nın en fazla turist çeken dokuzuncu şehri olduğunu, turistlerin yüzde sekseninin Alman, yüzde yirmisinin de yabancılardan oluştuğunu öğreniyoruz. Dresden gibi, yetmiş yıl önce müttefikler tarafından acımasızca bombalanıp sözcüğün tam anlamıyla dümdüz edildikten sonra, kumtaşından mamul mimari şaheserlerle dolu peyzajını akıl almaz bir kararlılıkla yeniden çizen bir şehrin tüm dünyadan çok daha fazla insanı kendine çekebilmesi gerekir. Kültür turizminin payı genel turizm içinde arttıkça sanırım Dresden’in yıldızı daha fazla parlayacak. Fest Travel başta olmak üzere ülkemizden Dresden’e yapılan kültür turlarının sayısının her geçen yıl artması da sevindirici.

Şehre en fazla bağlılık sergileyen ulusların başında, ne ilginçtir, Amerikalılar ve İngilizler geliyor. 1945 yılının 13 ve 15 Şubat günleri arasında toplam 1.250 adet savaş uçağıyla 4 ayrı sefer yaparak perişan ettikleri Dresden onlar için bu çılgınlığın kefaretini ödemeyi seçtikleri şehir aynı zamanda. Sivri ve yuvarlak kubbesiyle şehrin sembolü sayılabilecek Frauenkirche’den (Meryem Ana Kilisesi) geriye sadece birkaç duvar kalmıştı. Almanlar savaşın hemen ardından, yüzlerce metrelik çapın içine dağılmış duvar parçalarını tek tek toplayıp onları numaralandırarak kilisenin bir zamanlar heybetle yükseldiği meydana yerleştirdikleri upuzun raflara dizdiler. Geriye, toplayabildikleri orijinal taşlar ve dolgu vazifesi görecek yeni taşlarla kiliseyi yeniden inşa edebilmek için gerekli olan parayı bulmak kalmıştı. Almanların bu amaçla açtığı uluslararası yardım kampanyasını, vicdan azaplarını dindirmek için fırsat bilen Amerikalılar ve İngilizler, kampanyaya en büyük bağışı yapanlar olmuştu.

Festivalin sanat yönetmenliğini son beş yıldır başarıyla yürüten dünyaca ünlü çellist Jan Vogler de söyleşimiz sırasında bu yoğun Anglo-Amerikan ilgi sayesinde Dresden’in Almanya’nın en kozmopolit şehirlerinden biri olduğu gerçeğinin altını çizdi. Festivaline her yıl yaratıcı bir tema çizen Vogler’in bu yılki teması ‘Altın 1920’li yıllar’ idi. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Avrupa’da yaşanan çılgın atılımlara ve o yıllarda yaratıcı ürünler vermiş bestecilere odaklanıldığı bir yıl oldu Dresden’de bu yıl. Festivalin birbirinden görkemli iç mekânlarının hepsini burada anmak mümkün değil ama içlerinden özellikle büyük yazar Kurt Vonnegut’la ilişkili olan bir tanesi var ki burada söz konusu etmeliyim. Dresden’in yeni şehir (Neustadt) bölgesinde nehre çok yakın mesafede bulunan ‘Mezbaha No. 5’, Vonnegut’un İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı savaş mahkûmlarından biri olarak tutulduğu hapishaneydi. Bu binanın bodrumuna hapsedildiği sırada, nehrin karşı kıyısındaki eski şehrin bombardıman edilmesine şahit olan Vonnegut, en ünlü romanlarından biri olan ‘Mezbaha No. 5’i bu müthiş deneyimden ilham alarak yazacaktı. İşte, böylesi sıradışı bir mekânda, günümüzün kült organistlerinden biri olan Cameron Carpenter’ı -onun için özel olarak yaptırılan- devasa orgda dinlemek, söze dökmesi güç bir deneyimdi benim için.