Sahnede orkestra olmazsa kimse beni görmeye gelmez!

Yaydığı pozitif elektrik ve sahip olduğu dinamizmle dinleyicide hayranlık uyandıran Borusan Filarmoni'nin müzik direktörü Avusturyalı şef Sascha Goetzel, "Orkestramız her besteci için ayrı dil geliştirmeli. Büyük bir orkestra ancak bu şekilde benzerlerinden ayırt edilebilir" diyor.
Sahnede orkestra olmazsa kimse beni görmeye gelmez!

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın müzik direktörlüğü görevini son beş yıldır başarıyla yürüten Avusturyalı orkestra şefi Sascha Goetzel günümüzde İstanbul’un klasik müzik yaşamına damgasını vuran isimlerin başında geliyor. Nitelikli bir müzik adamı olmanın yanı sıra hem müzisyenleri hem de dinleyicilerine yaydığı pozitif elektrik ve sahip olduğu dinamizm Goetzel’e hayranlık duyanların sayısını günden güne arttırıyor. Anlı şanlı Viyana Filarmoni Orkestrası’nda kemancı olarak başladığı kariyerini bugün dünyanın pek çok köşesindeki şeflik mesaisiyle yoğun biçimde sürdüren Goetzel, BİFO’yu ‘Avrupa’nın en iyi 10 orkestrasından biri olma’ hedefine doğru emin adımlarla taşıyor. Sevilen şefimizle BİFO’yu yönetmek üzere geldiği İstanbul’da görüştük.

BİFO’nun repertuvarını hangi kıstaslara göre inşa ettiğinizi merak ediyorum. Örneğin, son dönemde Beethoven’ın eserlerine sıkça yer veriyorsunuz. Geçen yılın sonunda bir Beethoven Festivali de yaptınız.

Zekice düzenlenmiş, üzerinde düşünülmüş bir konser repertuvarımız olmalı. Göreve geldiğimden bu yana geçen beş yılda seçtiğim eserlerin arkasında bir genel plan yatıyor. Bu yıl Beethoven üzerine eğilmemizin zamanı gelmişti çünkü artık daha derin sulara dalmamız gerekiyordu. İlk beş yılımda yalnızca tek Beethoven senfonisi yönettiğimi hatırlatayım. Bu sezon ise bir hafta içinde üç farklı ve hayli güç Beethoven programımız var. Neden Beethoven? Çünkü onun eserlerini çalmak, ne kadar iyi olursa olsun, her orkestra için sınav anlamı taşır. BİFO’nun bu zorlu sınava artık hazır olduğunu hissettim. Bir sonraki amacım, BİFO’nun her döneme özgü stil ve tını geliştirmekte ustalaşması. Örneğin, Beethoven gibi Mozart, Brahms gibi Beethoven, Mahler gibi Bruckner çalmamalıyız. Orkestramız her besteci için ayrı dil geliştirmeli. Büyük bir orkestra ancak bu şekilde benzerlerinden ayırt edilebilir.

Ben de bu özgün tını meselesine gelecektim. Orkestra tınısının anonimleşmesi, günümüzde müziğin temel sorunlarından biri. Böyle bir ortamda BİFO’nun benzerlerinden ayrışma şansını nasıl görüyorsunuz?

Aslında biz şimdiden kendi tınımızı bulduk diyebilirim. Mayıs ayında çıkacak, dans parçalarını kaydettiğimiz üçüncü CD kaydını dinlediğinizde bu dediğim daha rahat anlaşılacak. İlk geldiğimde fark ettiğim en önemli şeylerden biri de Türk müzisyenlerdeki güçlü ritim duygusuydu. Burada doğal görülen bu ritim duygusu Avrupa orkestralarında o kadar kolay elde edilen bir unsur değildir. Bunun üzerine, müzisyenlerimin daha önce geliştirmedikleri pianissimo’lar, renkler, vibratosuz çalışlar, açık-net cümlelemeler ve artikülasyonları zaman içinde elde ettik. Bunların üzerine o güçlü ve enerjik çalışımızı da eklerseniz, BİFO’nun şu an dünyadaki orkestraların yüzde doksanından farklı tınladığını anlarsınız. Ama varmak istediğimiz tepe noktasına ulaşmak için daha çok çalışmamız lazım.

BİFO üçüncü stüdyo kaydını geçen günlerde tamamladı. Bu kayıtta dinleyenleri neler bekliyor?

Biliyorsunuz, ikinci kaydımız üzerine çıkan yorumlar harikaydı, uluslararası basında ödüllere değer görüldük. Üçüncü kaydımızın ana eseri Rimski-Korsakov’dan Şehrazat. Son yirmi yıl içinde yapılan Şehrazat kayıtlarının hemen hepsinde eserin öyküsünü ikinci plana atan, sadece müziği icra etmeye odaklanmış bir yaklaşım gözlemledim. Halbuki eserin icrasında bu oryantal öykünün müzikle anlatılması çok önemli, biz de kayıtta bunu yapmaya yani ‘müzikle konuşmaya’ gayret ettik. Bu hikâyedeki anlatıcı orkestral rengi vermeye çalıştık. Bence son 20 yılda yapılan hiçbir Şehrazat kaydında bu elde edilemedi, hepsi de öyküyü anlatıcı olmaktan uzak, ‘soyut’ kalan kayıtlardı.

Erkin’in ‘Köçekçe’ adlı rapsodisini de sahiplendiğiniz görülüyor. Yeni kaydınızda yer vermekle bu Türk klasiğini dünya üzerindeki milyonlarca insana tanıtmış olacaksınız.

Türk eserlerini Türkiye dışında da yönetmeye gayret ediyorum. Bestecilerinizi uluslararası platformda tanıtmak için kendimi sorumlu hissediyorum. ‘Köçekçe’ güzel bir eser çünkü dinleyeni Anadolu’dan İstanbul’a doğru güzel bir yolculuğa çıkarıyor.

Eseri daha iyi anlamak için köçek dansını izlediniz mi?

Evet, YouTube’dan bulabildiğim kadarıyla izledim. Tüm bestecilerin eserlerinde stilize etme yoluna gittiği otantik dans parçalarını anlamak için onların kökenine giderim; Bruckner, Mozart veya Erkin olmuş, fark etmez. Tüzün’ün kullandığı dansları anlayabilmek için de 150 kadar farklı Türk dansı izledim. Türk danslarındaki geçişleri çok ani dolayısıyla gerçekleştirmesi zor buldum. Batı Avrupa danslarında genellikle bir ara geçişin ardından bir sonraki harekete geçilir ama sizin danslarda tempo değiştiği anda sıradaki harekete geçiliyor.

Yakın dönemde Finlandiya ve Fransa’da Gülsin Onay’ın solistliğinde Saygun’un ‘1. Piyano Konçertosu’nu yönettiniz. Türk bestecilerin dünya çapında tanınması için kendinizi neden sorumlu hissediyorsunuz?

Batı Avrupa’da hemen hiç kimse Türklerin klasik müziği hakkında bilgiye sahip değil. Benim gibi ancak buraya gelip de öğrenmeye başladığınızda bu alanda ulaşılan kalite ve imgelem gücünün yoğunluğu karşısında sersemliyorsunuz. Artık inandığım ve çok başarılı bulduğum eserleri Türkiye dışındaki geniş dinleyici kitlesine de ulaştırmak bana çok doğal bir işmiş gibi geliyor. Tabii şu da var: Ancak beni tanıyan ve bana güvenen bir dinleyici kitlesine yeni bir parça götürebilirim. Beni tanımayan dinleyicilerin olduğu bir yere konuk şef olarak gittiğimde Türk eseri götürmem. Onlarla aramda bir güven ilişkisi kurulduğunda tanıtmamın önünde bir engel de kalmıyor. Bundan sonraki dönemde Ferit Tüzün’ü de daha geniş bir dinleyici kitlesine sunmayı gerekli görüyorum. Akses’in eserleriyle Saygun’un senfonilerini dinliyorum. Her geçen gün daha fazla şey öğreniyorum

Türkiye’de dinleyicilerinizin hangi eserlere ne tür tepkiler verdiklerini çözebildiniz mi?

İlk geldiğim dönemde, sonu sakin biten eserlere karşı çok da coşkulu olmayan tepkiler alıyorduk. Ama bu durum son yıllarda değişti. Geçen yılın sonunda icra ettiğimiz çok uzun ve zor bir eser olan Beethoven’ın Missa Solemnis’ine gösterilen tepki olağanüstüydü. Dinleyicimizi genelde çok dikkatli ve coşkulu buluyorum. Onlara söylemek istediklerimizi anlamaya gayret ettiklerini hissediyorum. Eğer dinlediklerini gerçekten beğenmişlerse, eserin hangi besteciye ait olduğu onların gözünde fark etmiyor.

Provalar esnasında müzisyenlerinize fantastik hikâyeler anlatmayı seviyormuşsunuz. Ne amaçlıyorsunuz bu anlatımlarla?

Şef olarak önce ellerimle sesi değiştirmeye çalışırım. Ama diyelim ki, istediğim sesi tam elde edemedim. İşte o zaman metaforlar kullanmaya başlarım ki herkesin görebileceği bir resim ortaya çıksın. Evet, ara sıra bilimkurgu temalı fantastik metaforlar kullanıyorum çünkü gençlerden oluşan bir orkestramız var. Anladığım kadarıyla hepsi sinemaya gidiyor. Metaforların BİFO’nun tınısını fazlasıyla değiştirdiğini gözlemledim. Geçen sonbaharda çaldığımız Berlioz’un Fantastik Senfoni’sindeki gibi bir cadı hikâyesi anlattığımda onlar da bu hikâyeyi eserle bağdaştırabildiğinde daha sinirli, huzursuz bir tını elde ettiğimizi gördüm. Müzisyenlerim etraflarında dans eden cadılar hayal ederek çaldılar! Yüzüklerin Efendisi’nin kötü karakterleri olan orkları da bu amaçla kullanıyorum.

Podyumda sergilediğiniz dinamizm, pozitif enerji ve sempatikliğinizle birçok kişiye göre İstanbul dinleyicisinin orkestra şefine bakışını değiştirdiniz. Konserlerinize yalnızca sizi izlemek, görmek için gelenler olduğunu biliyorum.

İnsanlar konserlerimize beni izlemek için de geliyorsa bu beni çok mutlu eden büyük bir iltifattır. Ama insanların önceliklerinin müzik olduğuna eminim, çünkü sahnede orkestra olmadıkça kimsenin geleceğini sanmam (Gülüşmeler). Orkestra ve ben, inanç ve enerji yönünden, seslerden oluşan tek bir vücut haline geldik. Bu yekvücut olma durumunu hisseden dinleyiciler de bundan mutlu oluyorlar gibime geliyor.

Öte yandan sizin podyumda sergilediğiniz -kimi zaman nerdeyse dans eden- dinamik beden dilinizden şikâyetçi olanlara da rastlıyorum.

Podyumda o esnada ne yapıyorsam, müziğin bendeki yansımalarına göre orkestradan kafamdaki o yorumu ve tınıyı elde etmeye uğraştığım için yapıyorumdur. Benim podyumdaki hareketliliğimden şikâyetçi olanlara fırsat bulduklarında geçmişin büyük şeflerinin gençlik dönemlerinde yönettikleri konserlerin kayıtlarını izlemelerini öneririm. Ayrıca, iyi gözlemciler benim de bundan beş yıl önce daha hareketli olduğumu anımsayabilir. Unutulmamalı ki, bizim yaptığımız iş izleyiciler önünde verdiğimiz konserden ibaret değil. Provalardan itibaren bizler müzikle yoğun bir etkileşime giriyoruz. Kafamızda konsept olarak oluşturduğumuz tınıları mücadeleyle elde etmeye çalışıyoruz; bunun vücut hareketlerimize de yansıması kadar doğal bir şey olamaz.