Tül gibi...

6 Mart Pazar akşamı MÜPA'nın Béla Bartók Ulusal Konser Salonu adındaki ünlü salonunda izlediğimiz Isbé operası hem çalgısal hem vokal açılardan zihnimde ve gönlümde kolayca silinmeyecek derinlikte bir etki uyandırdı.

‘Tuna’nın içinden en güzel aktığı şehir’ olarak da bilinen Budapeşte, Komünizm sonrası dönemde Avrupa’nın en seçkin klasik müzik merkezlerinden biri olarak zaman içinde sivrildi. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren; Andraşi Bulvarı üzerinde içi ve dışıyla muhteşem güzellikte bir binaya sahip olmakla haklı olarak övünen Macar Ulusal Operası, şu yakınlarda restorasyondan geçen Franz Liszt Akademisi Konser Salonu, Erkel Tiyatrosu ve 2005 gibi, yine yakın sayılabilecek bir tarihte kapılarını açan MÜPA sayesinde Budapeşte’nin yıldızı gün geçtikçe parladı. 

10 yılı ardında bırakan MÜPA, Sanat Sarayı (Muvészetek Palotája/Palace of Arts) sözcüklerinin kısaltılmışı. Şehir merkezinin güneyinde kalan Ferencváros bölgesinde Tuna kıyısında inşa edilen MÜPA, Macar mimarların eseri olan heybetli bir yapı. Bu ve karşısında inşa edilen yeni Ulusal Tiyatro binası, bir arada Budapeşte’nin Lincoln Center’ını oluşturuyorlar. Bir grup Fransız müzik yazarı ve gazetecisiyle birlikte, geçtiğimiz hafta başında bu ‘saray’da ismi az duyulmuş bir barok dönem Fransız bestecinin operasının dünya prömiyerine davetliydim. Şaşırmış olabilirsiniz. Öyle ya, ismi az duyulmuş bir Fransız barok dönem operasının yüzyıllar sonra ilk kez seslendirileceği mekanlar düşünüldüğünde aklımıza, örneğin Versailles Sarayı’nın gelmesi daha doğaldır. Versailles Sarayı’nın ismini anmam boşuna değil zira 1711-1772 yılları arasında yaşamış Jean-Joseph Mondonville’e ait Isbé operasının Budapeşte’de sahnelenmesini MÜPA’ya ve Macarlara olduğu kadar Versailles Barok Müzik Merkezi’ne (CMBV - Centre of Baroque Music Versailles) de borçluyuz.

 

Fransız kemancı ve besteci Mondonville, Fransız operasının en büyük yaratıcılarından biri sayılan Jean-Philippe Rameau’nun genç çağdaşı. Rameau gibi operalarıyla değil daha çok motet gibi dinsel koral eserleriyle tanınıyor. Isbé operasını borçlu olduğumuz iki kurumu yukarıda saydım. Bir üçüncü isim daha var ki o da, bu unutulmuş harikulade eseri tarihin tozlu raflarından indirip onu insanlığa yeniden armağan eden Macar orkestra şefi György Vaseghyi (d.1970). Vaseghyi hakkında, Budapeşte’ye gitmeden önce o kadar az bilgiye sahiptim ki, bu seyahatim sırasında onun hakkında öğrendiklerim, kendisiyle oradayken yaptığım röportaj sırasındaki izlenimlerim, bende Vaseghyi’nin genç yaşına rağmen çağımızın en önemli müzik adamlarından biriyle buluştuğum duygusunu pekiştirdi. Vaseghyi, kendi sözleriyle, Macaristan’ın üçüncü dalga erken dönem müziği şefleri arasında yer alıyor. 1990 yılında kurduğu Orfeo Orkestrası ve Purcell Korosu, bugün Macaristan’ın erken dönem müziği alanında icra yapan en önemli toplulukları arasında başta geliyor. Çok yönlü bir kariyere sahip olan Vaseghyi Orfeo-Purcell ikilisi dışında Macar Ulusal Operası’nda romantik dönem operaları da yönetiyor ama gönlünde yatan aslan, 25 yılını verdiği erken dönem müziği.

6 Mart Pazar akşamı MÜPA’nın Béla Bartók Ulusal Konser Salonu adındaki ünlü salonunda izlediğimiz Isbé operası hem çalgısal hem vokal açılardan zihnimde ve gönlümde kolayca silinmeyecek derinlikte bir etki uyandırdı. Bilenler bilir, barok dönemde yani 18’inci yüzyılda bestelenen operalar süre bakımından uzunlukları, resitatifleri yani konuşma partilerinin yoğunluğu ve librettoları yani konularının son derece karmaşık olması bakımlarından hazmı ve anlaşılması zor yapıtlardır; Frenkçe tabiriyle ‘connoisseur’ yani uzman tutkunların alanına girer. Benim bugüne kadar sahnede baştan sona izlediğim barok dönem operası sayıca fazla değildir ama bu dönem operalarından alınma orkestra ve koro parçalarını, arya ve ensemble’ları dinlemekten her zaman büyük zevk almışımdır. Benzer bir deneyimi geçen yaz katıldığım Innsbruck Erken Dönem Müziği Festivali’nde Farinelli’nin hocası olan Porpora’nın yeni ortaya çıkartılan operasını izlediğim sırada da yaşamıştım. Isbé Budapeşte’de konsertant olarak yani dekor-kostüm olmadan sahnelendi. Bu da, konsertant icralarda her zaman yaşadığımız gibi, konsantrasyonumuzun tamamen orkestraya, şefe ve solistlere yoğunlaşmasını sağladı.

Biz yazarlar ‘tül gibi’ tabirini sıklıkla ve severek kullanırız, yaylıların bir konserdeki performansını değerlendirirken. Bu tabiri hak eden bir icra dinledik o akşam Béla Bartók Ulusal Konser Salonu’nda, Vaseghyi yönetimindeki Orfeo ve Purcell’in zinde güçlerinden. Erken dönem müziği topluluklarına özgü, sonoritesi belli bir kıvamda tutulmuş, yumuşacık yaylı ve üflemeli tınıları, birbirinden seçkin şancılardan oluşan bir vokal kadronun icralarıyla buluşarak kulaklarımıza ulaştı, Béla Bartók Ulusal Konser Salonu’nun hakikaten üstün akustiğe sahip oditoryumunda.

Katherine Watson’un Isbé’si, Reinoud Van Mechelen’in Coridon’u, Thomas Dolié’nin Adamas’ı, Chantal Santon-Jeffery’nin Desire ve Charite’si, Alain Buet’nin Iphis ve hamadryad’ı, Blandine Folio-Peres’nin Fashion ve Céphise’i, Rachel Redmond’un Ámor, Bir Çoban, Clymene ve Bir Peri’si, Artavazd Sargsyan’ın Tircis, hamadryad ve Orman Tanrısı, Komáromi Márton’un ikinci hamadryad’ı... Aralarında daha çok öne çıkan sesler elbette bulunmakla birlikte tüm şancılar rolleri için sanki cımbızla seçilmiş gibiydiler. Isbé dışında şancıların Fransız kökenli oldukları dikkatinizi çekmiştir. Burada işte Versailles Barok Müzik Merkezi (CMBV) devreye giriyor. CMBV’nin bu projenin ortağı olarak işlevi, icrada görev alacak Fransız şancıları angaje etmek. Fransız barok operası, erken dönem müziği içinde uzmanlık gerektiren alanlardan biri o yüzden CMBV’nin bu proje için Fransız şancıların sponsorluğunu üstlenmesinin önemi büyük.

György Vaseghyi’nin sağlam ilişkileri sadece Fransa ve Versailles ile sınırlı değil. Vaseghyi’nin orkestrası, erken dönem müziği kayıtları alanında Harmonia Mundi ile birlikte en önemli markalardan biri olan Glossa’nın sanatçıları arasında yer alıyor. 6 Mart akşamı izlediğimiz icradan sonra yine aynı salonda iki gün boyunca bu İspanyol kayıt firması için Isbé’yi kaydetti Vaseghyi yönetiminde sahnede görev yapan tüm sanatçılar. Bu türün sevenlerine şimdiden hararetle önerebileceğim kayıt gelecek yılın başında piyasaya çıkacak.         

Konseri izlediğimiz 1.656 koltuklu Béla Bartók Ulusal Konser Salonu, dünyanın en iyi akustiğe sahip ve aynı zamanda en şık konser salonlarından biri olarak ün yapmış bulunuyor. Salonu bünyesinde barındıran MÜPA’nın bütünüyle Macar firmalardan oluşan paydaşlar tarafından tasarlanıp inşa edilmiş olması, takdire şayan ve Macar halkı açısından da gurur verici. Yazımın başında zikrettiğim, güney sahillerimizdeki beş yıldızlı otellerin mimarisini andıran gösterişli ama zevkten tamamen yoksun Ulusal Tiyatro binasıyla öyle büyük bir tezat teşkil ediyor ki MÜPA’nın modernist çizgilere sahip sade estetiği. Oditoryumu dünyadaki benzerleri arasında ünlü kılan iki önemli özelliğinden biri, sahneyi yukarıdan çepeçevre saran ahşap panoların birbiriyle uyumlu canlı renklere büründürülmüş olması. Salonun bir başka özelliği olan, alanının en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilen müteveffa Russell Johnson’un (1923-2007) imzasını taşıyan akustik ortamı ise konserde deneyimleme ve övgüleri bizzat doğrulama olanağına sahip olduk. Tabii, bu tip konserlerde adet olduğu üzere, sahne üzerinde normalde tavana yakın duran devasa kanopinin, erken dönem müziği konserlerinin bir gereği olarak, sesin kaçmasına mani olmak amacıyla epeyi alçaltılmış olmasının, sağlıklı dinleme deneyimindeki rolünü unutmamak gerekir.

MÜPA CEO’su Csaba Káel’den edindiğim bilgiye göre MÜPA yıllık 18 milyon Avro gibi ilk bakışta insana yüksek gelen bir bütçeye sahip. Avrupa’daki belli başlı tüm konser salonlarını aynı çatı altında toplayan ECHO üyeleri içinde bütçe itibariyle son sırada olduklarını ifade eden Káel’e göre ise bu, kesinlikle yüksek bir rakam değil. Bütçenin üçte biri devlet tarafından karşılanırken, üçte ikisi bilet satışları ve sponsorluk gelirlerinden elde ediliyor. MÜPA aynı zamanda bahar aylarında yapılan ünlü Budapeşte Bahar Festivali’nin de ana mekanlarından biri. Csaba Káel bu festivalin de başında. Bahar festivali dışında MÜPA’nın ev sahipliği yaptığı bir başka önemli etkinlik ise, Richard Wagner’in Yüzük adlı devasa opera dörtlemesinin her yıl haziran ayında Adam Fischer yönetimindeki Macar Radyo Senfoni Orkestrası ve önemli solistler tarafından yorumlandığı Wagner Budapeşte’de adlı festival. Söz Fischer ailesinden açılmışken, Adam’ın küçük kardeşi Ivan’ın yönettiği Budapeşte Festival Orkestrası’nı bu kente yapacağınız bir seyahat sırasında mutlaka Béla Bartók Ulusal Konser Salonu’nda dinlemenizi, böylelikle, dünyanın en önemli senfoni orkestralarından birini dünyanın en iyi akustiğe sahip konser salonlarından birinde dinlemenin hazzını tatmanızı öneririm.