Türk bestecilerin eserleri neden az seslendiriliyor?

Günümüzün genç ve orta yaşlı Türk piyanistleri arasında bestecilerimizin piyano eserlerini seslendirenler neden bu kadar az sayıda dersiniz?

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sezonun ikinci konserini 11 Ekim akşamı Aya İrini Müzesi’nde ‘Türkiye-Polonya Dostluk Antlaşması’nın 90’ıncı Yıldönümü Konseri’ temasıyla sundu. Polonya’nın İstanbul Başkonsolosluğu ve birkaç hafta önce bu köşede çalışmalarından övgüyle bahsettiğim Adam Mickiewicz Enstitüsü desteğiyle düzenlenen konserin şefi Tadeusz Strugala, solistleri ise piyanist Gülsin Onay ve Polonyalı kemancı Agata Szymczewska’ydı. Sadece ilk yarısını izleyebildiğim konserde İDSO, Polonyalıların yüzüncü doğum yıldönümünde belli başlı müzik merkezlerinde anılmasını sağladıkları büyük bestecileri Witold Lutoslawski’nin ‘Küçük Süit’ini çaldıktan sonra Gülsin Onay’a Adnan Saygun’un 1. Piyano Konçertosu’nda eşlik etti.

Saygun’un bu kararlı, dramatik ve dinamik yapıdaki konçertosu, tamperamanı yüksek bir yorumcu olan Gülsin Onay’ın üzerine her defasında kusursuz biçimde oturan bir kıyafet gibi. Çalması da dinlemesi de fevkalade güç bir yapıt 1. Konçerto. Piyanosunu çaldığı sırada hissettiklerini, örneğin İdil Biret’in aksine, dinleyiciye vücut dili ve mimikleriyle yansıtabilen Onay, hocası Saygun’un konçertolarını her yorumladığında bambaşka bir ruh haline bürünüyor. Sergilediği vücut dili, sanatçımızın adeta bir ‘kaplan’a dönüştüğünü söylüyor. Veya bu konçertodaki performansını izledikten sonra aklıma düşüveren bir benzetmeyle ‘Piyanonun Anadolu Kaplanı’na. (10 yıl önce Cihat Aşkın için attığım ‘Bu Toprağın Kemancısı’ manşeti zihinlerde yer etti, bakalım Onay’ın da sevdiği bu slogan tutacak mı?)
Bir süredir kafama takılan bir sorunun yanıtını yine aradım Gülsin Onay’ın Saygun yorumunu dinledikten sonra. Günümüzün genç ve orta yaşlı Türk piyanistleri arasında bestecilerimizin piyano eserlerini seslendirenler neden bu kadar az sayıda dersiniz? Bu eserlere programlarında düzenli olarak yer veren birkaç yaşayan piyanistimizi sayayım hemen: Gülsin Onay, Ayşegül Sarıca, Hande Dalkılıç, Yeşim Gökalp, Zeynep Üçbaşaran, Aydın Karlıbel (Unuttuğum bir iki isim daha vardır mutlaka). Besteci kimliği de olan Fazıl Say kendi eserleri dışında şu an sadece Erkin’in piyanolu beşlisini icra ediyor.

Ama işin tartışmaya daha da müsait bir boyutu var. Yaşları 25-45 arasında değişen çok sayıda ‘genç’ piyanistimiz var ki isimlerini burada saymaya kalkarsam korkarım yazının sonu gelir. Bu gençlerin konser repertuvarlarında hemen hiçbir Türk bestecisi eseri göremeyişimizi neye yormalıyız? İlk akla gelen neden, bu repertuvarın okudukları okullarda öğretilmemesi. Bizim konservatuvarlarda 20’nci yüzyıl müziğinin layıkıyla okutulmadığı bilinen bir gerçektir. Ama Türk bestecilerini bu kategoride değerlendirmek herhalde doğru olmaz. Yabancı konservatuvarlardaki hocalar da nereden bilsinler Saygun’u, Rey’i, Erkin’i ve diğerlerini? Bu gençler öğreniyor da bir türlü sevemiyorlar mı yoksa? Ya da dinleyici kitlemizin şu genelde hiç konuşulmayan ama varlığı aşikâr olan ‘Türk bestecileri fobisi’ mi gençlerimizi soğutan etken? Yoksa Saygun’u Onay’dan daha iyi yorumlayamayacakları tasavvuru mu yatıyor bestecimizin özellikle piyano konçertolarına genç kuşak solistlerimizin pek azının elini götürmesinin arkasında? Bu soruların sonu gelir mi bilmem ama bildiğim şu ki ‘bu pilav daha çok su götürür’.

Üzerine ciddiyetle eğilmemiz gereken bir mesele olduğu çok açık. Kemancılar cephesinde durum daha iyi. Suna Kan, Cihat Aşkın, Hakan Şensoy, Atilla Aldemir, Özcan Ulucan, Tuncay Yılmaz, Bahar Biricik gibi sayıları zaten az olan keman solistlerimizin bir elin parmaklarını geçmeyen Türk eserlerini programlarına aldıkları görülüyor. Senfoni orkestralarımızın da Türk bestecilerini piyanistlerimizden daha fazla yorumladıklarını söylemeliyiz. Bayramın ilk günü huzursuz eden sorular ortaya atıp da ağzınızın tadını bozmak istemezdim ama hiç olmazsa şu uzun tatilde yanıtları üzerine kafa yorarız diye düşündüm.