Varşova'nın Paskalya Festivali bu yıl 20 yaşında...

20 yıldır her düzenlenen festivalde bestecinin önde gelen eserlerine programda ayrıcalıklı bir yer veriliyor.

Varşova’nın Paskalya Festivali bu yıl 20 yaşında... Festivali, dünyaca ünlü Polonyalı besteci Krzysztof Penderecki’nin eşi Elzbieta Penderecki’nin 2003 yılında Krakow’da kurduğu Ludwig van Beethoven Derneği düzenliyor. Bildiğim kadarıyla, bir besteci adına düzenlenen tek paskalya festivali. Avrupa’da dinsel açıdan büyük önem atfedilen bu dönem sırasında düzenlenen Salzburg, Luzern, Baden Baden gibi festivallerin hiçbiri bir besteciye adanmış değil. Ama bu sözlerimden, Ludwig van Beethoven Paskalya Festivali’nde yalnızca bu büyük bestecinin eserlerinin çalındığı anlaşılmasın. Ama şu da bir gerçek ki, Beethoven Varşova’nın paskalya festivalinde ‘kayırılan’ bestecilerin başında geliyor. 20 yıldır her düzenlenen festivalde bestecinin önde gelen eserlerine programda ayrıcalıklı bir yer veriliyor.

 

Ludwig van Beethoven Paskalya Festivali’nin özgün kılan özelliklerinden biri de festivalde her yıl az bilinen bir operaya programında yer vermesi. Konsertant formatta yani dekor ve kostüm kullanılmadan konser sahnesine taşınan bu operalar her yıl ABD’deki Yale Müzik Okulu’nun işbirliğiyle seslendiriliyor. Bu yıl 18 Mart akşamı Varşova’nın bir numaralı konser mekanı olan Filharmonia Narodowa’nın büyük salonunda ‘opera tarihinin az bilinen eserleri’ kontenjanından tek perdelik iki İngiliz operası dinledik. Ralph Vaughan Williams’ın Riders to the Sea ile Gustav Holst’un At the Boar’s Head adlı operalarıydı bunlar. Aynı akşam içinde aynı sahne üzerinde, günümüzde hemen hiç sahnelenmeyen, tür yönünden birbirine taban tabana zıt iki opera dinlemek doğrusu ilginç bir deneyimdi.

 

Vaughan Williams’ın, John Millington Synge’ın 1903 yılında yazdığı aynı adlı oyunu üzerine hazırladığı librettodan yola çıkarak 1925-32 yılları arasında bestelediği Riders to the Sea 1937’de Londra’da ilk kez sahnelendikten sonra kayda alındığı yıl olan 1971’e kadar unutulmuş. Vaughan Williams, Synge’ın İrlanda halkını merkezine oturttuğu, batıl inanışlarla Hıristiyanlık inancını harman ettiği librettosu üzerinde oynamayıp sadece birkaç ufak kesinti yapmış.

 

Nerdeyse tüm partilerin dramatik resitatif biçiminde yazıldığı, hatta uzmanların müziğiyle Gregoryan ezgileri arasında benzerlik kurduğu Riders to the Sea, kocası ve oğullarını denize kurban veren bir annenin trajik öyküsünün anlatıldığı ‘klostrofobik’ bir opera. Operanın ana motifi olan denizi temsil eden dalga makinesi eserin başından sonuna kadar ağırlığını hissettiriyor. Besteci küçük yapıdaki orkestrayı, sanki solistlerden kurulu bir oda müziği topluluğu olarak kurgulamış. İnsanoğlunun doğayla olan çetin mücadelesini özellikle son dönem eserlerinde sıkça işleyen Vaughan Williams, bu eserinde ise teslimiyetçi tonda bir metni işlemek suretiyle, insanın dayanma gücünü vurguladığı Sinfonia antartica adlı 7. Senfoni’sinden daha farklı bir yol tutturmuş.

 

Kadın seslerin ağırlıkta olduğu bir opera, Riders to the Sea. Denizden dönmeyen kardeşinin arkasından giden Bartley karakterinin kısa partisi dışında tüm partiler kadın şancılar tarafından üstleniliyor. Anne Maurya ile kızları Cathleen ve Nora, 45 dakika süren tek perdelik operaya damga vuran roller. Bartley’de bariton Gary Griffiths düzgün bir söyleyişle göz doldururken, Cathleen’de soprano Nicole Percifield zengin tınılı sesi ve dramatik ifade gücüyle hayli etkileyici bir performansa imza attı. Diğer kardeş Nora’da ise mezzosoprano Evanna Chiew, görece az volüme sahip bir sese sahip olmasından dolayı belki de, orkestra tarafından çoğunlukla bastırıldığı bir performans çıkardı. Operanın üzerine oturduğu ana karakter olduğu söylenebilecek anne Maurya’da mezzosoprano Kathleen Reveille gayet koyu bir tınıya sahip derin bir ses lakin vibratosu rahatsız edici bir boyutta. Söyleyişine yeterli nüans katabilmek bakımından da dinleyeni tatmin ettiğini söylemek mümkün değil. Halen Yale Müzik Okulu’nda yüksek lisans yapan Reveille,  sahne deneyimi kazandıkça, sahip olduğu o güzel sesi çok daha etkileyici kullanmanın yolunu bulacaktır.

 

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nı son yıllarda her sezon yönetmesiyle tanıdığımız önemli Polonyalı şef Lukasz Borowicz, Riders to the Sea’nın, dinleyenin içine işleyen dramatizmini vurgulayan, güçlü bir yönetim sergiledi. Varşova’nın ünlü oda operası topluluğunun orkestrasını yönetti Borowicz. Ülkesinde çok sevilen ve saygı duyulan bir şef olan Borowicz, gecenin ikinci operası olan Gustav Holst’un At the Boar’s Head adlı yine tek perdelik eserinde bu kez daha geniş bir şancı kadrosuna eşlik etti.  Yazımın başında belirttiğim gibi, tür bakımından birbirinden böylesine farklı iki operanın aynı gece için seçilmiş olması ilginç bir kontrasttı doğrusu. İlk operanın nerdeyse tamamının kadın seslerden oluşmasının aksine ikinci opera nerdeyse tamamen erkek seslerden oluşuyordu.

 

Tüm dünyada daha çok, 1914-16 yıllarında bestelediği Gezegenler adlı orkestra süitiyle tanınan Gustav Holst, tıpkı Cavalleria Rusticana operasını yazan İtalyan besteci Pietro Mascagni gibi ‘tek eseriyle meşhur olmuş besteci’ ailesine dahildir. Holst aynı zamanda, kariyeri boyunca zaferlerinden daha çok yenilgileriyle gündeme gelmiş, pek çok kez yıpratılmış, opera alanındaki veriminden yola çıkılarak ‘yeteneksiz’ yaftası yapıştırılmıştı. Holst buna rağmen yılmamış ve özellikle Hindu kaynaklarına dayanarak bestelediği, Sita ve Savitri gibi ilginç operalara imza atmıştı. Gezegenler süitinden sonra yazdığı her satır eleştirilen Holst, The Perfect Fool adlı komik operasının da aynı akıbete uğramasının ardından yine yılmayıp At the Boar’s Head adlı bir opera - kimilerine göre interlüd - bestelemekten geri durmamıştı. Holst bu eserine de gelecek tepkileri önden püskürtmek adına ilginç bir savunma yöntemi izleyip şu cümleyi sarf etmişti: ‘Eleştirmenler libretto yazmaktan aciz olduğumu bir kez daha öne sürerlerse bilsinler ki bu kez libretto bana değil Shakespeare’e ait!’ Gerçekten de, besteci At the Boar’s Head için ölümsüz İngiliz tiyatro yazarının IV. Henry adlı oyununda Falstaff karakterini barındıran sahnelerin yanına yazarın iki de sonesini eklemişti. Opera, Shakespeare’in metninde de geçen tavernanın adını taşıyor.     

 

Holst’un esere başlama öyküsü gayet ilginç. Kızı Imogen Holst’un aktardığına göre babası, 1924 yılında geçirdiği bir hastalığın ardından evinde dinlendiği sırada tesadüfen başlamış eser üzerinde çalışmaya. Cecil Sharp’ın halk dansları derlemesine göz gezdirdiği sırada, dans ezgilerinden birinin kısa süre önce okuduğu IV. Henry’deki sözcüklerle büyük bir uyum sergilediğini fark etmiş. Bu ‘keşif’ üzerine derlemedeki başka hangi ezgilerin tiyatro oyunundaki sözcüklerle uyum sağlayabileceğini bulma oyunu oynamaya başlamış! Havanın da kötü olmasından faydalanıp kendisini gitgide kaptırdığı bu uğraş sonunda öyle ciddi bir hal almış ki, Falstaff ve Pistol karakterlerini metne dökmeyi başaran Holst, sıkıntıdan patladığı bir sırada oyun olsun diye başladığı uğraşını sonunda tek perdelik bir operaya dönüştürmeyi başarmış. Holst’un eser için bizzat kaleme aldığı özgün nitelikteki ezgilerin çok az sayıda olduğunu söylemek gerekir. Operanın nerdeyse tamamı, Cecil Sharp’ın 20’inci yüzyıl başından kalma derleme albümü, John Playford’un The English Dancing Master adlı 17’inci yüzyıldan kalma eseri ve William Chappell’ın 19’uncu yüzyıla tarihlenen koleksiyonundan alınma 40 ezgiye dayanıyor. Holst’un yaptığı, ilk bakışta yamalı bohçayı andıran taslağa 3 uzun fragman eklemek ve onu, armonik ve çalgısal düzlemde yaptığı müdahalelerle derli toplu, bütünlüklü bir esere dönüştürmek olmuş.

 

1925’de prömiyer yapan At the Boar’s Head, Holst’un önceki eserlerine kıyasla çok daha saygılı bir tepkiyle karşılanmış. ‘Eleştirmenlerin kibar bir dil kullanmaya gayret ettiklerini’ yazan Imogen Holst, babasının eserini ‘hayli ilginç bir deneyim’ sözleriyle, yine dikkatli olmaya çalışan bir üslup kullanarak değerlendirmiş. Ortaya koyduğu eser ve aldığı tepkilerden,

hazırdaki metinlerle hazırdaki müzikler arasında bir uyum yakalamak türünden çok zor bir işe kalkıştığı söylenebilecek olan Holst’un, bu işten alnının akıyla çıktığı söylenebilir. Eseri analize tabi tutan uzmanlar, hangi melodilerin Holst’un bizzat kendisine, hangilerinin doğrudan başvurduğu kaynaklara ait olduğunun kolaylıkla ayırt edilememesinin, bestecinin ustalığının en önemli delili olduğunun altını çiziyor.

 

Holst’un konusu bir tam gün içinde ve bir tavernada geçen operası, karakterlerin arasında geçen bol miktarda diyaloga yaslanıyor. Vaughan Williams’ın eserinde sahneye çıkan Yale Müzik Okullu şancıların arasına, günümüzün en önemli opera sanatçılarından Samoa asıllı İngiliz bas-bariton Jonathan Lemalu ve İspanyol asıllı Amerikalı tenor Eric Barry de katıldılar. Lemalu, Falstaff rolünde geniş hacimli sesi ve pes notaları etkileyici bir tınıyla çıkartmaktaki hüneriyle göz doldurdu. Barry ise dev cüssesiyle ilk bakışta tezat gibi gözüken küçük ama son derece tatlı tenor sesiyle can verdi Prens karakterine.

 

Ludwig van Beethoven Paskalya Festivali her yıl az duyulmuş operaların konsertant icralarını yapmakla yetinmeyip üstüne bir de bu eserlerin kayıtlarını çıkartıyor. Polonya’nın önde gelen kayıt markası DUX’un etiketini taşıyan kayıtların arasına bu yılki tek perdelik iki operanın kaydı da önümüzdeki aylarda katılacak.

 

Yirminci yaşına ulaşan bu güzel paskalya festivaliyle ilgili anlatacağım daha çok şey var ama onlar da bir başka yazıya kalsın...