5. yılında Suriye bunalımı: Esad mı daha yalnız Erdoğan mı?

Mevcut durumuyla Türkiye, sürekli Batılı ve Doğulu müttefiklerini eleştiren ancak kendisiyle ilgili hiçbir özeleştiri yapmayan bir ülke konumunda. Bu da Türkiye ve Türk liderlerin mevcut Suriye bunalımı gibi konularda giderek daha az konuşulan aktörler haline gelmesine neden oluyor.

Suriye iç savaşı, 15 Mart itibariyle dördüncü senesini de geride bıraktı 5’den gün almaya başladı bile. Beş yılın bilançosu ağır: 220,000’den fazla Suriyeli yaşamını yitirdi; 7 milyona yakın Suriyeli komşu ülkelere sığındı ve yaklaşık 20 milyonluk ülke nüfusunun yarısından fazlası çatışmalardan çok ağır şekilde etkilendi.

Suriye bunalımının ne zaman sona ereceğine, sona erse bile arkasında nasıl bir yıkım bırakacağına ilişkin hemen hiçbir ülkenin doyurucu bir öngörüsü yok. Cihadçı terörizmin de yuvalandığı Suriye-Irak hattı, belki birkaç on yıl daha istikrar ve güven sorunu yaratmaya ve başta bölge olmak üzere bunu dışarıya ihraç etmeyi sürdürecek.

Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) 2014 baharından bu yana bölgede estirdiği terör fırtınası ise zaten olumsuz bu tabloyu daha da olumsuzlaştırırken bölgesel ve uluslararası dengelerin birkez daha kökünden değişmesine neden oldu.

Bu değişen dengelerin son dönemdeki en somut yansıması ise ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin hafta sonunda CBS’e verdiği demeçle ortaya çıktı. Röportajda “Esad’la müzakere edecek misiniz” sorusuna “Eninde sonunda Assad’la müzakere etmeliyiz,” ifadesiyle yanıt veren Kerry, söz konusu müzakerelerin 2012 yazında üzerinde mutabakata varılan 1. Cenevre Mutabakatı çerçevesinde olması gerektiğini de kaydetti.

Kerry’nin açıklaması belki tek başına bir anlam ifade etmiyor olabilir ama CIA Direktörü John Brennan’ın “Şam’daki hükümetin ve siyasi kurumların çökmesini istemiyoruz” sözleriyle birlikte ele alındığında Washington’un artık “Esadsız bir Suriye hedefimiz” siyaseti ve söylemini terk etmeye başladığı öngörülebilinir.

ABD yönetiminin dile getirdiği yöntem, Suriye rejimi ve muhalefetini biraraya getirecek ve siyasi geçiş sürecinin müzakere edileceği bir görüşme ortamı sağlamak. Bunu sağlamaya en yakın ülke ise Rusya olarak görülüyor.

Nisan başında muhalefet ve rejimi yeniden Moskova’da biraraya getirmeye çalışan Moskova, bu sefer BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Stefan de Mistura’yı da toplantıya davet etti. Son dönemde gündeme getirdiği Halep Planı gibi yaklaşımlarla Ankara’nın tepkisini çeken de Mistura’nın katılıp katılamayacağı belli olmasa da Rusya’nın idare ettiği süreç, Suriye’de arzu edilen barışçıl çözüm için elde kalan tek platform olarak önemini koruyacağa benziyor.

TÜRKİYE HERKESE TEPKİLİ

Türkiye’nin dört senedir izlediği Suriye politikasını eleştirmeyen yok gibi. Beşar Esad’ın aylar hatta haftalar içinde devrileceğini yerine Mısır’daki gibi Müslüman Kardeşler eğilimli bir iktidarın geleceği hesabını yapan Ankara, silahlı mücadeleye giren Özgür Suriye Ordusu ve diğer siyasi tüm muhalefet gruplarına topraklarını açarak tarihinde ilk kez uluslararası meşruiyeti olan bir yabancı devlete karşı cephe açmış olmuş oldu.

Politikasını sahada yaşanan gelişmelere bağlı olarak gözden geçirmeye hiç yanaşmayan Ankara, Esad’a karşı mücadele edeceğine inanılan yabancı savaşçıların faaliyetlerine göz yumduğu suçlamalarıyla da karşı karşıya kaldı.

IŞİD’in 2014 ortasından itibaren Irak-Suriye sahnesini yerle bir etmesi, aşırı İslamcı cihadçı teröristlerin eylemlerini Paris ve Kopenhag’a taşımaları; Ankara’nın tüm çabasına karşın uluslararası camianın artık Esad’ı hedef değil “potansiyel ortak” olarak görmesi yolunu açtı.

Bu atmosferde dün Kamboçya’dan açıklama yapan Dışişleri Bakan Mevlüt Çavuşoğlu,  “Esed'le müzakere edecek ne var. 200 binden fazla insan öldürmüş ve kimyasal silah kullanmış bir rejimle neyi müzakere edeceksiniz. Bugüne kadarki müzakerelerden hangi sonuç ortaya çıktı” tepkisini ortaya koydu.

Dışişleri Bakanı’nın tepkisi yerinde olmakla beraber, uluslararası platformda ve bölgede yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında eksik bir boyutu var: O da kendi politikasındaki yanlışları düzeltmeye dönük bir adım atmamak. Herhalde Suriye bunalımının başladığı andan bu yana politikasını değişme ve gelişmelere karşı anlamlı oranda güncellemeyen tek bir aktör varsa o da Türkiye gibi görünüyor.

Mevcut durumuyla Türkiye, sürekli Batılı ve Doğulu müttefiklerini eleştiren ancak kendisiyle ilgili hiçbir özeleştiri yapmayan bir ülke konumunda. Bu da Türkiye ve Türk liderlerin mevcut Suriye bunalımı gibi konularda giderek daha az konuşulan ve görüşlerine başvurulan aktörler haline gelmesine neden oluyor.

Suriye bunalımının 5. senesine girildiği bu günlerde, Türkiye’nin özellikle IŞİD’le mücadele ve uluslararası koalisyonun attığı adımlara destek olma konusunda daha farklı bir anlayış içinde olduğu görülüyor. Bu adımların İslam ve Batı dünyasındaki ortaklardan ne kadar karşılık bulacağı ise zaman içinde görülecek.