7 Haziran'dan 1 Kasım'a ne değişti?

Türkiye aynı Türkiye, halk aynı halk. Seçime giren partiler aynı, liderler aynı... Peki, 7 Haziran'dan 1 Kasım'a ne değişti de AKP yüzde 50'ye oy alabildi? İki seçim öncesi Türkiye'nin gündemine kısaca bir göz atmak bile neyin değiştiğini gösteriyor....

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oylarını beş ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 9 puan artırıp yüzde 49,5 düzeyine çıkarmasının öncelikle büyük bir başarı olduğunu teslim etmek gerekir. Yüzde 87 katılım oranıyla Türk halkının büyük önem verdiğini gösterdiği bu seçimlerin tek kazanının Başbakan Ahmet Davutoğlu liderliğindeki AKP olduğu kesin.

Pazar gecesinden bu yana gazeteciler, akademisyen ve uzmanlar aynı sorunun yanıtını arıyorlar: Bu beş ayda ne oldu da siyasi tablo tepetaklak değişti?

Öncelikle, iki süreç arasındaki farkı ortaya koymak lazım: 7 Haziran seçimleri olağan bir ortamda, dört senelik Meclis’in görev süresinin sona ermesi üzerine tamamen doğal koşullarda gerçekleşti. 1 Kasım erken seçimleri ise “olağanüstü” ve hatta “olağandışı” siyasi koşullar çerçevesinde yapıldı. Zaten bu temel fark, her iki seçim arasında yaşanan siyasi süreci de kökünden etkileyen koşulları oluşturdu.

Bu koşulların seçimlere doğrudan etkisini görebilmek için 7 Haziran öncesi Türkiye gündemini ve siyasi partilerin söylemlerini anımsamakta büyük yarar var. 

Yolsuzluk: Tüm muhalefet partileri, 17/25 Aralık yolsuzluk iddialarını sert ve vurucu şekilde gündemde tuttular. İktidara geldiklerinde yolsuzluklarla en etkili şekilde mücadele edeceklerini ve 17/25 Aralık sürecinde adı geçen siyasilerin yargılanması için ellerinden geleni yapacaklarını kaydettiler. Başbakan Davutoğlu’nun yolsuzlukla mücadele konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan daha farklı bir duruşta olması, hatta “kardeşimiz bile olsa elini koparırız” türünden açıklamalarda bulunması, bu konunun iktidar partisinde bile “bir konu” olarak yer kapladığını gösteriyordu.

ERDOĞAN'I BAŞKAN YAPTIRMAMAK

Başkanlık sistemi ve Erdoğan: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aktif şekilde katıldığı mitinglerde başkanlık sistemi için 400 vekil istemesi, HDP liderliğindeki diğer partilerin “Başkan yaptırmayacağız” içerikli siyaseti de 7 Haziran’ın önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyordu. Seçimin neredeyse Erdoğan’ın siyasi kariyerine dönük bir referanduma dönmesi AKP açısından en büyük handikap olurken, seçimlere ilk kez katılan HDP bu söylemle farklı kesimlerin de oyunu almayı başarıyordu.

Çözüm süreci: Erdoğan’ın seçimler yaklaştıkça “Kürt sorunu bitmiştir”, “Dolmabahçe mutabakatı diye birşey yoktur” demesine karşın, son üç yılın en önemli konusu olan Çözüm Süreci 7 Haziran seçimlerinde de sıkça kullanılan konulardan biri oldu. Hükümetin HDP üzerinden verdiği PKK’ye taviz verdiğini, teröristle müzakere ettiğini iddia eden MHP, bu sayede oylarını yüzde 16,5’a kadar çıkarabilmişti. Çözüm sürecinin fiili olarak sona ermesi ise 1 Kasım seçimlerinde aynı konunun 180 derece ters bir açıdan değerlendirilmesine yol açtı.

'KAYNAK NEREDE' TARTIŞMASI

Kaynak tartışması: 7 Haziran seçimleri öncesinde CHP’nin seçim beyannamesinde yer alan somut ekonomik vaatler ve AKP hükümetinin bunların niçin gerçekleşmeyeceğine dönük açıklama çabaları sosyal demokrat partinin hesabındaki en büyük artılardan birini oluşturuyordu. İcracı özelliğiyle bilinen AKP ilk defa “Neden olamaz” açıklamasına kalkmış ve dolayısıyla  negatif bir etki yaratmıştı. AKP, CHP’nin bu üstünlüğünü 1 Kasım seçimleri öncesinde benzer vaatleri yaparak kendi eline geçirmeyi bildi.

Dış politika: Seçimden önceki birkaç ay Türk diplomasisi için en zorlu dönemlerden biri haline gelmişti. Suriye ve Irak’tan kaynaklanan sıkıntıların üzerine Ermeni soykırımının 100. yılı nedeniyle önde gelen ülke ve uluslararası kuruluşlardan gelen tanıma kararları da gelince AKP, dış politikada ciddi bir köşeye sıkışmışlık yaşamıştı. Muhalefet partilerinin AKP’yi yıprattığı alanlardan biri de bu olmuştu.

1 KASIM ÖNCESİ FARKLI TABLO

1 Kasım öncesi siyasi tablo ise çok daha kaotik bir ortamı gösteriyordu. 7 Haziran’ın olağan koşulları yerini Türkiye’nin daha önce görmediği türden olağandışı bir hale terketmiş; artan terör ve şiddet eylemlerine paralel olarak yoğunlaştırılan güvenlik önlemleri kamuoyunda genel bir korku havasının doğmasına neden olmuştu. Suruç’ta başlayan Ankara’da tavan yapan IŞİD terörizmi; PKK’nın terörist eylemlerinde verilen onlarca şehidin tüm Anadolu’da yarattığı derin acı ve üzüntü de toplumsal psikolojinin temelden etkilenmesine yol açmıştı.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun yanısıra hükümete yakın medyanın bu psikolojinin siyasi sonuçları evrilmesinde büyük etkisi bulunduğu da açıkça ortada. Üç muhalefet partisi ve liderinin bu süreçte izledikleri siyasetin de AKP’nin başarısına yol açtığı kesin:

Kemal Kılıçdaroğlu: CHP lideri, 7 Haziran öncesinde başlattığı pozitif siyaset çizgisinden koşulları değişmiş olmasına karşın sapmamayı tercih etti. Ankara saldırısı sonrası seçim kampanyasının ivmesini düşüren Kılıçdaroğlu, izlemeye çalıştığı pozitif lider portresinin halka etkin bir şekilde yansıyamadığını tam tersine düşük profilde kaldığını da göremedi. Bu da siyasi alanın ve söylem üstünlüğünün tamamen AKP’ye geçmesine, dolayısıyla toplumsal algının iktidar partisince oluşturulmasına neden oldu.

SİYASET YAPMA EHLİYETİNİ YİTİREN LİDER

Devlet Bahçeli: MHP lider, 7 Haziran gecesinden itibaren siyaset yapma ehliyetini yitirmiş bir lider görüntüsü çizdi. Her siyasi formüle hayır diyerek kamuoyunda ve kendi seçmeninde “negatif” bir imaj çizen Bahçeli, partisini giderek daha dar bir alana sıkıştırmış oldu. AKP’nin PKK ile askeri mücadeleyi başlatmış olması da MHP liderinin elindeki tek siyasi söylem aracını da kaybetmesine neden oldu.

Selahattin Demirtaş: 1 Kasım seçimleri öncesi ortam HDP ve eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ için de olağandışı koşulları beraberinde getirdi. AKP’nin çözüm sürecinin bittiğini açıklamasıyla birlikte HDP’yi tam ve keskin bir şekilde dışlaması, ve hatta PKK ile özdeşleştirmesi Demirtaş ve ekibinin 7 Haziran öncesi elde etmeye çalıştığı “Türkiye partisi” özelliğine darbe vurdu. HDP yöneticilerinin bu süreçte terörü kesin ve net bir dille kınayamamaları, tam tersine gerginliği körüklemeye dönük açıklamaları AKP’nin siyasetini ve yaratmak istediği psikolojik algıyı güçlendirdi.

ÖZGÜRLÜKLER VE MEDYA ORTAMI

Olağandışılığın ve yaratılan korku psikolojisinin bir etkisi de özgürlük alanlarının AKP lehine daraltılması oldu. 7 Haziran’dakinden de vahim olmak üzere bağımsız medya üzerindeki baskı artıp fiziki saldırıya dönüşürken, son hafta içinde Gülen cemaatine yakın kurumlara el konması bu süreçteki en önemli gelişmelerden biri oldu. Bu süreçte üç muhalefet partisi halka ulaşmakta zorluk çekerken, AKP liderliğindeki medya halkı “ya istikrar ya terör-şiddet-kaos” tercihiyle başbaşa bırakıyordu. 

Bütün bu siyasi ve psikolojik koşulların AKP’nin bu başarısında etkisi ve önemi olduğunu görmeden 1 Kasım’da ne değişti sorusunun yanıtı bulunamaz gibi geliyor..