Türkiye, Kıbrıs'ı nasıl kaybetti?

Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikası, Akıncı'nın seçilmesini, Türkiye'nin AB sürecindeki tıkanmanın da önünü açabilecek şekilde Kıbrıs sorununun çözümü için bir fırsat olarak görmek yerine polemik yapmayı tercih ettiği için bugün Kıbrıs'ı manevi olarak kaybetme noktasına geldi.

KKTC’de Pazar günü yapılan seçimleri solcu aday Mustafa Akıncı, oyların yüzde 60’ını alarak kazandı. Akıncı’ya seçimde başarı getiren, birbiriyle bağlantılı iki önemli mesajı oldu: Birincisi, Kıbrıs sorununu çözeceğine ilişkin kuvvetli iradesi, diğeri ise Türkiye ile ilişkileri iki eşit ülke zemininde yeniden şekillendirme vaadi.

Akıncı, Pazar günü yaptığı zafer konuşmasında da bu mesajlara yer verdi. Hatta 1974 Barış Harekatı’ndan bu yana kapalı tutulan Maraş’ın da sahiplerine iade edilmesi ama bunun yanında Gazi Mağusa’dan doğrudan ticaret yapılması ve Ercan Havalimanı’nın uluslarararası seferlere açılması gibi somut düşüncelerini de kayda geçirdi. Bu mesajlar, Akıncı’nın yarım asrı bulan Kıbrıs sorununun çözümü sürecinde statükoyu yeni ve devrimci sayılabilecek fikirlerle aşma niyetinin de bir göstergesi olarak değerlendirildi.

KKTC’nin yeni liderini ilk kutlayanlar arasında Kıbrıs Rum lideri Nikos Anastasiades ile 4 Mayıs’ta doğrudan görüşemeleri başlatacak olan BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Espen Barth Eide yer aldı. Avrupa Birliği de Pazartesi günü kısa bir tebrik açıklaması yaparken, doğrudan müzakerelerin başlayacak olmasına vurgu yaptı. Kıbrıs Türkleri açısından böyle umut verici ve pozitif bir ortam varken, Ankara’dan gelen sert uyarı başta Cumhurbaşkanı Akıncı olmak üzere birçok kesimde rahatsızlık yarattı.

CNNTürk canlı yayınında tüm Türkiye ile birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ağzından çıkanı kulağından duyması gerekir” sözlerini işiten Cumhurbaşkanı Akıncı, “Ben ne söylüyorsam o söylediklerimin arkasındayım. Ben sadece kulaklarımla duymuyorum, vicdanımla da hissediyorum. Yüreğimle de söylüyorum, beynimle de söylüyorum. Düşündüklerimdir dilime vuranlar ve doğru olandır” yanıtını verdi. Akıncı “Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandığımın ilk gününde, böyle bir tartışmanın içine çekilmekten mutlu olduğumu söyleyemem,” diyerek, bu rahatsızlığını da açıkça dile getirdi.

AKP’NİN HESABI TUTMADI

Akıncı’nın, Erdoğan’ı herhalde en çok öfkelendiren açıklaması Türkiye ile ilişkinin “ana vatan-yavru vatan” ekseninden “iki eşit kardeş” ekseninde yeniden yapılandırılması gereği oldu. Erdoğan’ın Kuveyt’e hareketinden önce düzenlediği basın toplantısında, bir soru üzerine yaptığı açıklamada, Türkiye ve KKTC ilişkisinin asla kardeşlik bağı olamayacağını ana vatan-yavru vatan bağlamının da sıcaklığın ifadesi olduğunu savundu. 1974 harekatıyla şehitler verildiğini şimdi de yılda 1 milyar dolar aktarıldığını anlatan Erdoğan, böylece Türkiye-KKTC ilişkisinin “bedel verme” üzerine inşa edildiğini kaydetti.

Erdoğan başta olmak üzere Türk yetkililerinin kaçırdığı en önemli nokta, aslında Ankara’nın bu bakış açısında gizli. Bu sene kuruluşunun 32. senesini kutlayacak olan Kıbrıs Türkleri, Türkiye tarafından bir “bedel” olarak görülmekten ve sürekli içişlerine müdahale edilmesi mübah bir yapı olarak değerlendirilmekten rahatsızlar.

2010 seçimlerinde Derviş Eroğlu’na karşı Mehmet Ali Talat’ı destekleyen, son dönemde Sibel Siber’i ön planda tutan ama aradaki meclis seçimleri dahil müdahil oldukları seçim projeleri tutmayan Ankara, 2011 senesinde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Halil İbrahim Akça’yı Lefkoşa Büyükelçisi olarak atamıştı. Bu atama, “Türkiye, KKTC’ye vali atadı” yorumlarına neden olmuş, Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümünden ziyade Kıbrıs siyaset ve ekonomisine el atmak istemesi olaral görülmüştü.

DAHA DİNDAR BİR KKTC

Bütün bunlara paralel gelişen süreç ise AKP eliyle KKTC’de daha dindar bir yaşam biçiminin oluşturulması girişimleri oldu. 2013 senesinde 30. kuruluş yıldönümü kutlamalarını izlemek için bulunduğum KKTC’de hem siyasetçiler hem de üst düzey bazı hükümet yetkililerinden bu yönde eleştiriler dinlemiştim.

Kıbrıs basınında o dönemde çıkan haberlere göre KKTC’deki tüm okul sayısı 160 iken toplam cami sayısının 190’a çıktığı ve buna koşut olarak okullardaki müfredatın da daha dini unsurlarla dönüştürüldüğü iddia ediliyordu.

Bütün bu gelişmeler ışığında, Kıbrıs Türkleri’nin geleceğe ilişkin bakışlarını yönlendiren iki temel unsur olduğu gözleniyor:

-Kıbrıs Türkleri, Türkiye’nin son dönemde giderek artan siyasi müdahalelerinden ve sosyal mühendislik girişimlerinden bunalmış durumda. Türkiye’ye benzemek ve “yavru” Türkiye olmak yerine, kişilik ve kimliksel özelliklerini koruyan bir KKTC olarak kalma tercihini yaptılar. Bunu en iyi okuyan Akıncı’yı da bu nedenle seçtiler.

-Kıbrıs Türkleri, çözüm sürecine ilişkin umudunu giderek yitiriyor. Eroğlu döneminde Kıbrıs Rumları’nın çözüm istemeyen politikaları nedeniyle askıya alınan çözüm görüşmelerinin Akıncı’nın yenilikçi bakış açısıyla yeniden anlam kazanacağı düşüncesinde olan Kıbrıs Türkleri, uluslararası ilişkiler boyutunda giderek etkisi azalan Türkiye’den de bu kapsamda ümidini kesmiş görünüyor. Kıbrıs Türk tarafı, bu seçim sonucuyla Türkiye’ye rağmen olmasa bile Türkiye’yi zorlayarak bir çözüm sürecini yaşamayı göze almış görünüyor.

Eğer zaten bunun tersi olsaydı Ankara, Akıncı’nın seçilmesini, sonuçta Türkiye’nin müzakere sürecine de olumlu yansıyacak bir çözüm projeksiyonu ve bir fırsat olarak değerlendirir ve ona göre pozisyon alırdı. Erdoğan’ın yaptığı gibi polemik başlatıp, seçilmiş cumhurbaşkanını azarlayarak değil....