Türkiye neden Suriye'ye giremez?

Türkiye-Suriye sınırında son 2 haftadır yaşanan gelişmeler ve özellikle PYD'nin IŞID'ı püskürterek sınır boyunca 400 kilometrelik bir hattı kontrolü altına alması, Ankara'da "ordu müdahale" korosunu yeniden harekete geçirdi. 2012 sonundan bu yana sınır kapılarının El-Nusra ve benzeri terör gruplarının eline geçmesine sessiz kalan Türkiye'nin, bu aşamada gerçekleştireceği bir askeri hareketin sonuçları ağır olacaktır.

Ankara’da “koalisyon mu erken seçim mi” sorusuna bir yenisi eklendi: Türkiye, Suriye’ye girer ve orada bir güvenli bölge oluşturur mu? Bu soruya verilecek en kısa yanıt “Türkiye girmemelidir” olmalıdır; daha ayrıntılı bir yanıt için ise aşağıdaki unsurlar üzerinden bir değerlendirme yapılabilir.

İç politika bakımından: Türkiye, seçimden çıkalı henüz 3 hafta olmasına karşın hükümet kurma süreci başlamadı. Dolayısıyla, böylesine önemli bir kararı alıp uygulayacak ve aynı zamanda bunun siyasi sorumluluğunu üstlenecek bir hükümet henüz yok. AKP’nin olası koalisyon ortakları CHP ve MHP’nin askeri bir müdahaleye ve genel Suriye politikasına dönük kuvvetli çekinceleri gözönüne alındığında, olası bir askeri adımın koalisyon pazarlıklarını başlamadan bitireceği hesap edilebilir. Bu da giderek daha fazla ifade edilen “AKP, olası erken seçim öncesi savaşı bile göze alabilir” kaygılarına haklılık kazandıran bir unsur olarak görülebilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu seçeneği masada tutmaya çalışması dikkatlerden kaçmayan bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Uluslararası hukuk: İç politika açısından koşullar uygun olsa bile Türkiye’nin Suriye topraklarına girmesi, orada bir güvenlik bölgesi ya da kuşağı oluşturması uluslararası hukuk açısından sıkıntılı bir durum yaratacaktır. BM Şartı’na göre bir devletin egemen bir başka ülke topraklarında askeri müdahalede bulunması ya Güvenlik Konseyi kararını ya da  söz konusu ülkenin çağrısını gerektiriyor. Bu koşulların oluşmaması durumunda yapılacak bir harekat, Türkiye’yi işgalci bir ülke konumuna düşürecek bir gelişme olarak görülecektir.

Amaç: Uluslararası hukuk açısından uygun koşulların oluşmaması durumunda Türkiye’nin gündeme getirebileceği bir yol ise BM literatüründe yer alan “Koruma Sorumluluğu”nu (Responsibility to Protect) işletmek. Henüz tam olarak uluslararası hukuka yerleşmeyen bu yolun kullanılabilmesi için Türkiye’nin tüm dünyayı ikna edecek gerekçe ve kanıtları sunması gerekiyor. PYD’nin Tel Abyad’ı ele geçirmesinin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği Arap ve Türkmenlere dönük etnik temizlik yapıldığına ilişkin iddialar kanıtlanabilmiş değil. Bu da Türkiye’nin olası bir harekatının asıl hedeflerinin tartışmaya açılmasına yol açacak bir gelişme olarak görülecektir.

Hedef PYD, IŞİD değil: 2011 senesinden bu yana süren Suriye iç bunalımı boyunca sınırına yakın bölgelerde yaşanan sayısız insanlık bunalımlarına, IŞİD’in Kobani ablukası sırasındaki katliamlarına, El-Nusra ve benzeri örgütlerinin sınır kapılarını ele geçirmesine karşın sessiz kalan Türkiye’nin şimdi yapacağı bir müdahale ya da güvenlik kuşağı oluşturma adımı tamamen Suriye Kürtleri’ni hedef almış gibi görünecektir. Hükümete yakın basın organlarında çıkan “PYD, IŞİD’den daha tehlikeli” manşetlerinin ardından askere verilen direktif de bu kanıyı güçlendiren bir olgu olarak değerlendirilecektir. Kobani saldırısı sırasında hükümetin aldırmaz tavrının sonuçları hala akıllardayken, bu kapsamda yapılacak bir sınır ötesi harekatın sonuçları daha farklı olabilir. 

OBAMA'NIN TEK MÜTTEFİKİ KÜRTLER 

Uluslararası dengeler açısından: Türkiye’nin böyle bir harekatta bulunmasına Suudi Arabistan ve Katar ile Özgür Suriye Ordusu içindeki bir grup dışında destek verecek ülke yok gibi. Başta bölgesel güçler İran, Irak ile Suriye’de çatışan tüm diğer gruplar, Rusya, Çin gibi BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin en sert şekilde karşı çıkacağı öngörülebilir. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerden oluşan anti-IŞID koalisyonu açısından da Türkiye’nin bölgeye girmesi işleri zorlaştırabilecek bir gelişme olarak görülebilir. Türkiye’nin böyle bir hamlesine destek bulması çok güç.

ABD-PYD ilişkisi: Türkiye ile ABD’nin Suriye konusuna bakışındaki farklılıkları bilmeyen yok. Türkiye, Beşir Esad devrilmeden IŞİD sorununun çözümlenemeyeceğini, ABD ise Esad yönetiminin IŞID tehdidi bertaraf edilmeden gönderilmesinin mümkün olamayacağını öngörüyor. Her ne kadar iki ülke yetkilileri arasında yoğun görüşmeler sürse de bunun anlamlı bir müttefiklik ilişkine dönüşmediği açık. Hatta Türkiye, dolaylı yollarla ABD’yi PYD’ye destek verip Kürt devleti kurmaya çalışmakla bile suçladı. Ankara’da yerleşik üst düzey bir yabancı diplomatın dediği gibi “Obama’nın bölgede IŞID’e karşı mücadelede tek güvendiği güç Kürtler. Hatta Obama’nın Kürtlere olan ihtiyacı, Kürtlerin Obama’ya ihtiyacından daha fazla.”

Tarihsel açıdan: Türkiye’nin Ortadoğu bölgesindeki gelişmeleri etkileyebilme, gerektiğinde önleme ya da kendi çıkarı uyarınca değiştirme etkisinin zayıf olduğu bilinen bir tarihsel durum. 1990’lar boyunca Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine izin vermeme hedefi üzerine bir siyaset izleyen, gerektiğinde sınır ötesi operasyonlarla hem PKK’yı sona erdirme hem de Iraklı Kürt grupları engelleme adımını atacağını vurgulayan Türkiye, şimdi aynı söylemi kuzey Suriye ve PYD için kullanıyor. Bunun da ötesinde özellikle Suriye konusunda izlenen yanlış siyasette ısrar edilmesi, Türkiye’yi sözü ve tavsiyeleri dinlenmeyen bir ülke konumuna soktu.    

ASKERİ RİSKLERİ KİM GÖZE ALACAK?

Askeri açıdan: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askeri komutası gelecek ay tamamen değişiyor. Basına yansıyan ve yalanlanmayan haberlerden anlaşıldığı üzere askerler, böyle bir askeri adıma isteksiz. Sınırın Türkiye tarafında her türlü tedbiri zaten yıllardır almış olan TSK, 2012 senesinde bir Türk savaş uçağının düşürülmesi ve 2 pilotun yaşamını yitirmesi olayında bile bir misilleme yapmamayı tercih etmişti. Suriye rejiminin güçlü hava savunma sistemi varlığını korurken sınır ötesine geçen birliklerin havadan nasıl korunacağı ayrı bir soru işareti.

Suriye’deki silahlı gruplar: CHP Genel Başkan Yardımcısı Murat Özçelik’in ifadesine göre Türkiye’nin koridor oluşturmayı öngördüğü Mare-Cerabrus arasındaki bölgede yaklaşık 15 adet farklı silahlı grup bulunuyor ve bunların büyük çoğunluğunun TSK’nin varlığından memnun olmayacağı kaydediliyor. Bu da Türk ordusunun hem Suriye ordusu hem de diğer gruplarla karşı karşıya kalmasına yol açacak bir gelişme olarak görülüyor.

Bütün bu unsurlar ışığında yapılacak bir değerlendirmede, Türkiye’nin Suriye topraklarında girişeceği bir askeri harekatın “sonuçları ağır bir maceradan” başka bir şekilde tanımlanamayacağı ortaya çıkıyor. Bu “maceraperest” tartışmalardan kurtulmak ve gelişmeleri sağlıklı bir zeminde yeniden değerlendirebilmek için ise sağlam bir koalisyon hükümetinin gecikmeksizin kurulması gerekiyor.