Türkiye'nin seçimi: Özgürlük mü, otoriterleşme mi?

Türkiye, 20 ayda 4. seçimini bu Pazar günü gerçekleştirecek. Ancak ne 1 Kasım seçimlerinin bu süreçteki son seçim olacağına ne de sonrasında bir hükümet kurulabileceğine ilişkin bir kesinlik var. Kesin olan tek şey Türk halkının partilere vereceği oy aslında nasıl bir sistemde yaşamak istediğini gösterecek: Özgürlükçü mü otoriter mi?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in hafta başında dile getirdiği ama daha sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından düzeltilen açıklaması, 1 Kasım’da tek başına iktidar çıkmaması durumunda Türk halkının 3.kez sandık başına gitmesi olasılığını içeriyordu.

Şahin’in teknik ve hukuki olarak uygulanabilir ama siyasi olarak tartışmalı açıklaması, aslında seçmene AKP’ye oy vermemesi durumunda daha uzun süre istikrarsızlıkla karşı karşıya kalacağı uyarısını da kapsıyordu.

Bu açıdan bakıldığında Pazar günü yapılacak seçimler, her parti için farklı anlam ve önem arzediyor. Söylemeye gerek bile yok: Başbakan Davutoğlu’nun da dediği gibi bu seçimde temel soru “AKP, tek başına iktidar olabilecek mi?” AKP açısından bu seçim, Haziran ayında kaybedilen iktidarın yeniden kazanılması hedefinden başka bir şey ifade etmiyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP yönetimi, seçimlerin yenilenmesi riski aldığında heralde ikinci kez başarısız olma olasılığını da değerlendirmiş olsa gerek. Öyle bir durumda psikolojik üstünlüğünü yitiren AKP yönetiminin bir yandan koalisyon sürecini diğer yandan da parti içinde oluşabilecek tartışmaları yönetmesi sıkıntılı bir durumu beraberinde getirebilir. 

CHP açısından hedef, oy oranını ve Meclis’teki sandalye sayısını yükseltmek gibi görünüyor. Bu aynı zamanda AKP’nin tek başına iktidarını da engelleyeceğinden CHP, siyasette artan ağırlığını koalisyona taşıma hedefini geliştiriyor.

MHP ise lider Devlet Bahçeli’nin “Mr. No” olarak çıkan ismi nedeniyle yaşadığı imaj kaybını düzeltme arayışında. Bahçeli’nin son mesajlarında “HDP hariç her partiyle koalisyon görüşürüm” demesi, kamuoyuna daha pozitif bir mesaj verme kaygısından kaynaklanıyor. Ancak oy oranında çok az bir eksilme bile MHP’yi sandalye sayısı açısından 3.parti konumuna indireceğinden, bu durumun partide büyük tartışmalara yol açması mümkün görünüyor.

Haziran ayından bu yana yoğun bir baskı altında olan HDP açısından hedef, yüzde 13 oranının korunması ve üzerine çıkılması. Kamuoyu araştırmaları HDP’nin bu hedefinden uzak olmadığını gösteriyor ancak Güneydoğu’daki güvenlik durumunun oy verme sürecini nasıl etkileyeceği kaygı konusu olmaya devamı diyor.

SEÇMEN TERÖRE NE TEPKİ VERECEK?

1 Kasım seçimlerinin siyasi partilerin tek tek hedefleri dışında da Türkiye ve Türk halkı için büyük önemi, anlamı ve öncelikleri bulunuyor.

Şurdan başlayalım: Pazar günü gerçekleştirilecek seçimler dünyanın en özgür ve adil seçimi olmayacak. Tam tersine, AGİT ara raporunda belirtildiği üzere seçimler, birçoğu AKP’nin avantajına olacak şekilde ciddi eşitsizlikler içinde gerçekleştirilecek. AKP, bir taraftan tüm devlet olanaklarını kullanırken, diğer yandan özel ve kamu medyasının neredeyse yüzde 75’inden yararlanıyor. Bu yüzde, seçim sonuçları okunurken bu çerçeveyi unutmamak gerekiyor.

İkincisi, Tük halkı sandığa Temmuz ayında başlayan ve giderek şiddetlenen bir terör sarmalı ve korkusunda gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör eyleminin bu iki seçim arasında meydana gelmiş olması bile bunun en somut örneği. Hükümet yetkilileri, terörün ani artışını “yurtiçi ve yurtdışından kaynaklı görünmez bir el ve bir üst aklın düğmeye basmış olmasına” bağlıyorlar. Ve hedeflerinin de AKP’nin tek başına iktidar olmasını engellemek olduğunu ifade ediyorlar. (Davutoğlu’nun AKP’nin oy oranının Ankara saldırısından sonra yapılan anketlere göre artışta olduğunu söylemesi ise buradaki çelişkiyi net bir şekilde ortaya koyuyor)

Yani bir anlamda, Pazar günkü seçimler, Türk halkının aniden artış gösteren bu şiddet sarmalına ilişkin yaklaşımını da ortaya koyması açısından önemli olacak. 

ÖZGÜR BASININ KATLEDİLDİĞİ DÖNEM

Üçüncüsü, bu seçimler Türkiye’de özgür basının neredeyse can çekiştiği bir ortamda gerçekleşiyor. Eğer Pazar seçimleri tersini göstermezse, çok yakında özgür ve bağımszı bir basının varlığından söz edilemeyeceği için Türkiye’yi küresel medya özgürlüğü endeksinden çıkartmak bile gerekebilecek.

Türkiye’de kamuoyu, uzun süredir hükümet yanlısı medyanın çoğu zaman yalan ve çarpıtılmış haberleriyle beslenmek durumunda kalıyor. (Güncel örneği Star Gazetesi’nin HDP’nin seçim stratejisinin ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda belirlenmiş olduğuna ilişkin haberi. Öyle bir haber ki ABD Büyükelçiliği diplomatik dilin dışına çıkarak “ahlak yoksunu iddia” ifadesini bile kullanmak zorunda kaldı.)

Gazetecilik yapmaya çalışan ve gerçekleri yazmaya çalışan kurum ve gazeteciler ise büyük bir baskı altında. Bu nedenle, bu seçimler özgür basının geleceği açısından da yaşamsan anlamda olacak.

Tabii ki sadece basın özgürlüğü değil: genel olarak düşünceyi ifade özgürlüğü de oylanacak. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasından tutuklamaların çığ gibi arttığı, attıkları tweet yüzünden gazeteci ve vatandaşların gözaltına alındığı, sudan sebeplerle sivil toplum kuruluşlarına dönük yoğun baskıların yaşandığı bir ortamda giriliyor bu seçimlere. 

İLERİ OTORİTERLEŞME DÖNEMİ

Bu haftanın en önemli olaylarından biri olan Koza İpek Grubu’na el konulup kayyum atanması, gruba bağlı basın-yayın organlarının içeriklerinin bir gecede AKP yayın organına dönüştürülmesi ise basın özgürlüğünün yanısıra anayasal güvence altında olması gereken mülkiyet hakkına da bir gözdağı aslında. Mesaj açık: eleştirel duruşunu değiştirmeyen medya ve iş gruplarının başına da aynısı gelebilir.

Bu liste daha çok uzayabilir ama hem bu köşenin yeri hem de okuyucunun sabrı sınırlı. Kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye halkı Pazar günü ya özgürlükler ya da daha da ileri otoriterleşme arasında tercihini yapacak.