Arrivederci mi?

Euro 2008?le birlikte, heyecanlı bir süreç tamamlandı. Giderken yapılan eleştirileri, o alındı, bu alınmalıydı; eskiler, formsuzlar, takımlarında bile yer alamayanlar; Fatih?in Adamları, vs. diye özetleyebiliriz.

Euro 2008’le birlikte, heyecanlı bir süreç tamamlandı. Giderken yapılan eleştirileri, o alındı, bu alınmalıydı; eskiler, formsuzlar, takımlarında bile yer alamayanlar; Fatih’in Adamları, vs. diye özetleyebiliriz. Tabii, hala merak ettiğimiz şeyler var. Örneğin, ‘gurbetçiler’ tabir ettiğimiz futbolcular sene boyunca mı izleniyorlar? Evetse, bunun tekzibi Gökhan İnler. Yoksa basının gündeminde olanlar mı milli takıma giriyor? Bu arada, kadro daralıp
23 kişiye inerken, bizim sakatlar (Tümer, Emre Belözoğlu, Gökhan Zan) kaldı,
sağlam yabancılar (Yıldıray Baştürk, Halil Altıntop) gitti, bu da bir gerçek.
Portekiz’e karşı kötü futbol ve mağlubiyetle birlikte, aşağı doğru dönen başparmaklar silsilesi karşımıza çıktı. Arkadan gelen ilk fantastik maç (İsviçre) ve artçı son dakika galibiyetleri, Fatih Terim’in Dr. Jekyll’den Mr. Hyde’a geçiş sürecini başlattı. Türkiye’de hesaplaşacağı kişilere basın toplantısı vasıtasıyla tüm dünya medyasının gözü önünde sallanan tehdit parmaklarını izledik. Rüya gibi oluşan yarı finala giderken sakatlıklar kabus gibi ardarda geldi. Bize kondüsyon açısından çok faydalı olan Amerikalı ekip acaba Türk futbolcusunun alışmadığı, vücutlarının hazır olmadığı bir program yüklemişti de, bu yaprak dökümü ondan mı kaynaklanıyordu diye düşündük?
Hepsi bir yana, yarı finale ulaştığımıza göre, acaba haysiyetli mağlubiyetlerin ahpabı olan bizler şimdi Fatih’i ve millilerini neden beğenmiyoruz? Buna hocanın fevri çıkışlarına ek olarak, küçükten beri yanında olan futbolcularının (Emre, Arda, Sabri) zaman zaman hoca taklitleri yapması da sebep olmuştur kuşkusuz. Kaynaşma ve coşku gereken anlarda galibiyetler sonrası masaya yumruk vurarak yapılan basın toplantıları da, ortamı gereksiz yere germiştir.
Oysa kendisini nasıl geliştirdiğini yıllarla birlikte gözlediğimiz, motivasyonun son noktasına varmış eski Adanalı yeni İtalyano Fatih Terim’in dünya çapında bir hoca olması işten değil. Yeter ki, zaferlerden sonra esprili ve sevecen bir yaklaşımın kendisini nasıl büyüteceğini kavrasın. Futbolculuğunda da çok iyi bir tekniğe sahip olan, inanılmaz çizgi kurtarışları, artistik hareketleri nedeniyle adı ‘Samantha’ya çıkan Fatih, niye isimsiz bir tercümanken hocaların feriştahı olan Mourinho ayarına gelmesin? Sonuçta, Avram Grant bile az kalsın Chelsea’yı hem Premier Lig, hem Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapıyordu. İmkan meselesi... Avrupa şampiyonu Yunan takımına oynattığı futbolla eleştirilen hoca Otto Rehhagel mi, yoksa Terim mi güncel şu anda?
Dokuz eksikle son maçta oynanan oyun ve maç istatistikleri mağlubun maçın hakimi olduğunu gösteriyor. Unutmayalım, bu sonuç üç dünya ve üç Avrupa şampiyonuna karşı alınmıştır. Gazetelerdeki bir kare, aslında bizim kabul etmeye yanaşmadığımız bir şeyi
yansıtıyordu: maç sonrası beş kişilik Alman teknik ekibi alkışlayarak Terim’e doğru yürüyordu. Hoca da gülümseyerek birinin elini sıkıyordu. Tüm turnuvanın harika bir özeti. Üstelik hemen belirtelim ki, başından beri hem 23 kişilik kadro için, hem de tek tek maçlardaki 11’i için yaptığı futbolcu seçiminin karşısında olanlardandık. Açıkçası, saha dışındaki Terim’den de pek hazetmiyoruz.
Öte yandan, maç sonu yapılan veda konuşması gerçekten de olası bir İtalya seferini ihsas ediyorsa, bunu hazin buluruz. Federasyon Başkanı Hasan Doğan hep, uzun vadeli bir çalışmayı vurguluyor. Takıma gerekli ilâveler yapılmasını, Fatih Terim’in hocalığında 2012’ye hazırlanmayı planlıyor. Keşke böyle olsa, ki öyle olacak gibi görünüyor. Eşyanın tabiatına aykırı olmasa, eleştirilerden biraz alıntılar yapabilen bir Terim’le (İmparator’la değil) çok şeyler yapılabilirdi deriz ama, sahiden artan yetkiyle kalacaksa, o da biraz zor.