Az bulunur fırsat

Yerli filmlerle animasyonların hâkimiyetini ilan ettiği bu hafta, bence aslında Rainer Werner Fassbinder haftası. TÜRSAK'ın düzenlediği 10. Uluslararası Sinema-Tarih buluşması bugün ve yarın onun şaheseri sayılan 'Berlin Alexanderplatz' (1979) ile sona erecek.

Yerli filmlerle animasyonların hâkimiyetini ilan ettiği bu hafta, bence aslında Rainer Werner Fassbinder haftası. TÜRSAK'ın düzenlediği 10. Uluslararası Sinema-Tarih buluşması bugün ve yarın onun şaheseri sayılan 'Berlin Alexanderplatz' (1979) ile sona erecek. Bu iki gün Sinema-Tarih'te başka gösterimler de var, elbette. Ancak 'Berlin Alexanderplatz', biraz da başka türlü izlenme imkânı neredeyse sıfır olduğu için, iki günün de yıldızı. Kendini iki gün üst üste toplam 16 saat civarında bir filmi seyredecek güçte gören herkese tavsiye ederiz.
Fassbinder, tek bir hikâyenin sürüp gittiği, 13 bölüm ve iki saatlik bir epilogdan oluşan bu diziyi, aşırı dozdan 37 yaşında ölümünden iki yıl önce, televizyon için çekti. Kaynağı da bir başka şaheser, Alfred Döblin'in 1927 ile 1929 arasında yazdığı aynı adlı romanı: 'Berlin Alexanderplatz'. Roman, Frank Biberkopf adlı kahramanın hikâyesini anlatıyor. Musevi bir tüccarın oğlu olan Döblin, Naziler iktidara gelince önce İsviçre'ye, sonra ABD'ye kaçtı. 1941'de de din değiştirerek Katolik oldu.
Fahişe, satıcı, hırsız...
Rainer Werner Fassbinder, ayaktakımının özelliklerine vâkıf biri olarak, Biberkopf'un saygın bir insan olma yolundaki, başından kaybedilmiş mücadelesini çok inanılır biçimde sunuyor. Kimine göre, sıradan adamın ekonomik bunalım sırasında, herkes ülkenin liderlerinden umut kesmişken verdiği mücadeleyi anlatan 'Berlin Alexanderplatz', aslında yönetmenin kendisinden de izler taşıyor. Her şeyden önce, ıstıraptan saf bir sevginin doğabildiğini görüyoruz.
Fassbinder çoğu fahişelerden, kadın satıcılarından, hırsızlardan ve aşırı siyasi inanç sahiplerinden oluşan karakterlerine, adeta şefkatle yaklaşıyor. Filmde Biberkopf ile kendine örnek aldığı psikopat kadın satıcı Reinhold arasında, ifade bulmamış bir aşk da söz konusu. İşler genellikle yolunda gitmiyor, çünkü devir öyle bir devir. Alttan alta da, sıradan insanların böyle koşullarda nasıl Nazilere güç verebildiğini görüyoruz.
Franz Biberkopf (Günter Lamprecht), onu terk etmeye hazırlanan fahişe sevgilisi İda'yı (Barbara Valentin) bir öfke anında öldürünce mahkûm olur ve dört yıl Tegel hapishanesinde yatar. Çıktığında yeni bulunmuş özgürlüğü onu şaşırtır. Kurbanının kız kardeşini ziyaret eder, ona tecavüze yeltenir. Ama tecavüz etmez, kısa süre sonra da Polonyalı bar kelebeği Lina ile (Annemarie Düringer), 'gerçek aşk' diye tarif ettiği bir ilişki yaşamaya başlar. Franz, Weimar dönemi Almanya'sında, baştan çıkarıcı Berlin şehrinde namuslu bir adam olma yemini eder. Ne var ki, 1920'ler Berlin'inde namuslu adamların hayatlarını kazanmaları zordur. Ekonomiden kaynaklanan güçlükler, herkesin boğazını sıkar.
Franz buna rağmen çok şey dener: Kravat iğnesi, porno malzemesi, bir Nazi gazetesi satar. Sonuncusu yüzünden solcu arkadaşlarıyla da arası açılır. Franz sonunda Lina'nın akrabası Otto ile (Marquard Bohm) kapıdan kapıya gezerek ayakkabı bağcığı satmaya girişir. İşler de fena değildir ama Otto onu aldatır. İnsanlara olan inancı yıkılan Franz da Lina'ya bir şey söylemeden kaçar.
16 saatin özeti çıkar mı?
Ama inzivaya çekilmez, sadece kendini içkide boğar. O sırada, Reinhold adlı (Gottfried John) psikopat, küçük suçluyla karşılaşır. Reinhold onun hayatını tamamen değiştirir. Biberkopf, kadınlara dayanamayan ama elde eder etmez de sıkılan arkadaşının eski sevgililerine, ona yardım olsun diye kucak açar.
Ancak ikinciden sonra sıkılır ve ona yardımı reddeder. Franz'a sıkıcı biri, hatta bir salak gözüyle bakan Reinhold sinirlenir. Franz sonunda kendini, bir meyve teslimatında olduklarını sanırken, başından beri birlikte çalışmayı reddettiği Pums (İvan Desny) ve çetesiyle bir soygunda erketelik ederken bulur. Derken gene 'gerçek' bir aşkla, Mieze ile (Barbara Sukowa) karşılaşır.
Bundan sonrasını bugün ve yarın, yani cumartesi ve pazar günleri saat 12.00'de Goethe Enstitüsü'ne gidecek sinema ve Fassbinder seven şahıslara bırakıyoruz. Zaten, takdir edersiniz ki 16 altı saatin özeti de kolay kolay çıkmıyor. Fassbinder bir keresinde, "Ben Biberkopf'um" demişti. Hayatı, her iki cinsten kişilerle yaşanan tutkulu ilişkilerin daha çok karşı tarafı rencide etmiş enkazlarıyla dolu olan yönetmen/ senarist-aktör, iyi bildiği ve hoş gördüğü türden insanların hikâyesini naklen anlatıyor.