Ben bir yazarım!

Ankara bana iyi geliyor. Hatta, Uçan Süpürge'nin ofisine giderken sağdaki pembe ahşap (hiç değilse, ahşap görünen) evdeki satılık levhası da iki gündür fena halde dikkatimi çekmekte.

Ankara bana iyi geliyor. Hatta, Uçan Süpürge'nin ofisine giderken sağdaki pembe ahşap (hiç değilse, ahşap görünen) evdeki satılık levhası da iki gündür fena halde dikkatimi çekmekte. Gerçi bende, biraz çabuk ve fazla adapte olma şeklinde bir adaptasyon bozukluğu olduğu için, gidip de sevdiğim her şehre yerleşmeye kalkarım ama, havası temizlenip yeşillendiğinden beri, Ankara'ya muhabbetim var. Ancak, su azlığı bahanesine sığınarak, bahçeleri sulamanın yasaklanması çok canımı sıktı. Önceki gün gittiğimiz o güzelim Abidin Paşa Konağı'nın bahçesindeki çimlerin yarısı sararmıştı bile. Sözde belediye, bahçeleri arazözlerle sulayacakmış. Umarım sözlerini tutarlar. Malum, hayat çevrimi diye bir şey var. Bitkiler çekip gitti mi, hayvanlarla insanlar da ister istemez onları izliyor.
Gene de, Ankara'yı severim. Ankara seyircisini de... Uçan Süpürge'nin
filmlerini izlediğimiz Metropol Sineması'nın önündeki Brothers' kafede
ve sinemanın içinde o kadar çok 'tanış'la tanıştık ki, kendimi gerçekten evimde hissettim. Bu arada, şükürler olsun, bir yazar olduğum da bana yeniden hatırlatıldı.
Önce, 6'ncı salonda film izlerken, sonradan Festival'in 10 yıl boyunca en
sadık izleyicisinden biri seçildiğini öğrendiğim bir hanım, arka sıradan bana seslendi ve 'İlk Romanım'ı çok sevdiğini söyledi. İmzalamamı da istedi. Doktor hanım (Meltem Altınörs) gerçi benden dokuz yaş küçük ama, benzer çocukluklar geçirmişiz. Okuduğumuz kitaplar aynı, yetiştiğimiz çevreler de öyle. "Sadece siz İstanbul'daymışsınız, ben Ankara'da" dedi. Ne önemi var ki! Okuma, yazma, çizme, izleme kardeşliği, bazen akrabalıktan da öteye geçebiliyor. Tıpkı, 1. Kıtalararası Kadın Sinemacılar Buluşması'nda olduğu gibi. Katılanların bir kısmı, en çok
sevdikleri filmler, sahneler sayesinde akraba çıktılar. Gerçi, bir göğüs
hastalıkları mütehassısı olan doktor hanım bana sigara içmememi de tavsiye etti ama, olsun. Kulaklarım duymuyor zaten.
Ne var ki, kitap macerası bununla bitmedi. G-mail arkadaşım olan, daha önce yüzünü hiç görmediğim Meryem Karagöz'le tanıştık. İyi kız Meryem benden 'Çiçek Dürbünü'nü imzalamamı istedi. Bulmakta çok zorluk çekmiş. Hiç şaşmam! Ankaralı yayımcım kitabı pek dağıtamamıştı. Yani ben 'Gol Atan Kaleye'yi Tanıl Bora'ya Ankara'dan Ankara'ya, yayınevinden göndertmek zorunda kalmıştım. Gerçi kitapları SEKA'ya yollamaktan dem vuruyorlardı ama, bilmiyorum, belki ellerinde kalmıştır. Birkaç kişi nereden bulabiliriz diye sordu da ondan söylüyorum. Bir başka iyi kıza, Yasemin'e, elimde kaldıysa bir tane 'İlk Romanım' yollama sözü verdim. Malum Ankaralı ve Beşiktaşlı arkadaşım Şafak'a da.
Evet, köşelerde yazıp duruyoruz ama, insan kitabı olunca kendini yazar gibi hissediyor. Kitapları satınca nasıl hissediyordur, bilmiyorum. Herhalde çok satan yazar gibi hissediyordur, nasıl bir duyguysa artık... Ziyanı yok, bu okur ilgisi (yani, dört okur da az değil) benim gene parmaklarımın kaşınmasına yol açtı.
Ah, diyorum, bir kitap yazabilsem... Başladığım ve sonra bilgisayarda kaybettiğim üç kitaptan hiç değilse birine yeniden başlayabilsem... Hiç olmazsa, portreleri, oyuncu yazılarını, çok zor ama belki film yazılarını ve hatta sair yazıları bir araya getirebilsem. Ne iyi olurdu! Beş yıl sonra dört kişi karşıma çıkıp bana bu kitapları nereden bulacaklarını sorabilirlerdi. Şaka etmiyorum. Kitaplarınızı seven insanlarla kurulan akrabalık, çok hakiki bir akrabalık. Bir kişi olsalar bile...