Çocuk mocuk...

Uzun süredir elimde olan bir kitabı bitirmiş olmanın rehaveti içindeyim. O kitaplar elinizde böyle uzun süre kalınca, eski bir arkadaş gibi falan olmuyorlar.

Uzun süredir elimde olan bir kitabı bitirmiş olmanın rehaveti içindeyim. O kitaplar elinizde böyle uzun süre kalınca, eski bir arkadaş gibi falan olmuyorlar. Düpedüz can düşmanı kesiliyorlar. Ama şimdi bittiğine göre, Philip Pullman'ın harikulade 'His Dark Materials' dizisinin bence en harikulade kitabı 'The Subtle Knife'a yeniden muhabbetle bakabilirim. Hesapta, çocukları hedefleyen bir fantezi. Ne var ki, çok katmanlı bir kitap ve esas hedefi büyükler. Neyse, Lyra ve Will'in maceralarını, kitabın basılmasından sonraya bırakalım. Meseleye daha geniş bir açıdan bakalım: çocuk kitabı çevirmek nasıl bir iştir ve insanlar niye çocuk kitabı çevirmek ister? Genelde daha kısa olmasının dışında...
Harry Potter'i, malum, zaten okuyucu olarak seviyoruz. Kutlukhan da, ben de. Pullman için de rahatlıkla aynı şeyi söyleyebilirim. Hatta, günah sayılmazsa, daha bile çok seviyorum. Onun ve Rowling'in serilerinde çocuk kitabı kolaylığı da yok. Kısa değiller, jargon açısından çok zorlayıcı kitaplar. Örneğin, fantezi dünyasına hâkim olan Kutlukhan olmasa, ben Harry'ye böyle dalmaya cesaret edemezdim. İlk Pullman kitabımın redaktörü de oydu. Güven duyduğun bir kişinin redaksiyonu, son okumayı yapması insana ferahlık veriyor.
Peki, ne oldu da ben şahsen ilgilendiğim kitaplar hakkında yazmaya başladım? Böyle bir şey yapmanın ayıp olduğunu düşünüyordum ama hiç laflarını etmeyerek onlara haksızlık ettiğime karar verdim. Bu yüzden çok fırça yemişimdir, yazdığım ya da çevirdiğim kitapları yok sayıyorum, ya da asgari düzeyde ilgileniyorum diye. İnsan utanıyor. Aslında 'Ben yaparım', 'Ben ederim' demeye bile utandığım için, hemşirelik mesleği erbabı gibi 'biz' deyip duruyorum: 'Bu sabah nasılız?' Çocuk yaşta alınmış kötü bir terbiye, işte.
Öte yandan, benim daha çok çocuk kitapları çevirdiğim de bir gerçek. Pullman ve Rowling'in kitapları da, her ne kadar büyükler de okusa ve özellikle ilk yazar bence büyükleri hedefliyor olsa da, netice itibarıyla çocuk kitabı muamelesi görüyorlar. Ayrıca benim bu arada bir perisel maceram da oldu: 'Peri Tozu ve Yumurta Macerası'. Esas olarak elfleri tercih ederim ama periler de iyidir. Ama esas çocuk kitaplarım, iki dizi: 'Sevgili Salak Günce / Dear Dumb Diary' (Jim Benton) ile 'Midilli Tutkunu Prenses / The Pony-Mad Princess' (Diana Kimpton). İlkinde kahramanımız Jamie, Mackarel Ortaokulu'na giden kızımız. İsabella diye, hain erkek kardeşleriyle dövüşe dövüşe hayat tecrübesi edinmiş bir arkadaşı var. Can düşmanı ise okulun en güzel kızı Angeline. Sınıfındaki sekizinci en şirin oğlan Hudson'a birazcık tutkun. Bir de Kokulu diye bir köpeği var. Jamie'nin maceraları, benim desteğim olmadan da satıyor.
Ama Prenses Ellie'yi kimselere değişmem. Daha önce bildiğim tek prenses, 'Küçük Prenses'in Sara'sıydı. Hani, Hindistan'da büyümüş, yatılı okula gidiyor, babası ölüp parasız kaldı diye ona kötü muamele ediyorlar, falan. En çok Hintli uşağın gizlice küçük tavanarası odasını donatmasını severdim. Ellie ise öyle bir prenses değil. Bir defa, annesi de, babası da, çok şükür, hayatta. Bir sarayda oturuyor, tabii. Midillilere bayılıyor, onlar da ona. Güneşdansı, Gökkuşağı, Ayışığı, Gölge, Yıldızışığı ile istediği kadar vakit geçiremiyor, çünkü Stringle diye sert bir mürebbiyesi var. Neyse ki, sarayın yeni seyisi Meg bazen imdada yetişiyor. Can dostu ise, sarayın aşçısının torunu Kate. Arada bir gelen Prens John'ı da unutmayalım. Biraz nispetçi ama gene de iyi bir çocuk. Kahramanımız, kendisine gerçek adıyla Prenses Aurelia denmesinden hiç hoşlanmıyor, Ellie desinler istiyor. Bazen resmî davetlere ayağından çıkarmayı unuttuğu çamurlu çizmelerle, üstü başı kir pas içinde gidebiliyor. Kendisini seviyoruz, bütün prensesler böyle olsun istiyoruz. Bir de istiyoruz ki, hep çocuk kitapları çevirmeye devam edelim.