Daha henüz dün gibi

Ölüm haberinizi önce Washington Post'ta okudum sanırım. Sonra </br>izlediğim bütün yabancı gazetelerde hakkınızda uzun uzun yazılar çıktı. 93 yaşındaymışsınız...

Ölüm haberinizi önce Washington Post'ta okudum sanırım. Sonra
izlediğim bütün yabancı gazetelerde hakkınızda uzun uzun yazılar çıktı. 93 yaşındaymışsınız, hastaneye bir kalça sorunuyla yatmışsınız, sonra da kalbinize yenik düşmüşsünüz.
Adınızı çok geç duyurdunuz, belki de 'mavi gözlü blues'çular'ın ilki olduğunuz için, aziz Frankie Laine. Belki de fiziğiniz yolunuzu açmadı. Bing Crosby, Frank Sinatra stilinde bir 'crooner' da değildiniz. Siz, müthiş volümlü sesini caz enstrümanı gibi kullanan (Louis Armstrong'u örnek aldığınızı söylerdiniz) bir şarkıcıydınız. Ama 'haykıranlar' sınıfına girmeyi de reddederdiniz. "Ben sadece söylediğim şarkıların ritmini vurgulamaya çalışıyorum" derdiniz. Caz ve blues söyleyerek başladınız, sonunda folk, western ve country dahil, söylemediğiniz şey kalmadı. 1940'lardan kısa süre öncesine kadar uzanan çok tatmin edici bir meslek hayatınız oldu.
Ben bu meslek hayatının daha çok 1950'li yıllar kısmını hatırlıyorum. Ama ne hatırlamak... Şöyle bir baktım da, şarkılarınızdan 10-11 tanesini kelimesi kelimesine ezbere biliyormuşum. 21 plağınız listelere girmiş, 21 altın plak almış, 250 milyon satmışsınız. Benim hatırladığım şarkılar, ilk gençlik dönemimin en değerli anılarından bir kısmını oluşturuyor. Bir 45'liğim vardı, 45'likler yeni çıkmıştı. Sizindi, bir tarafı 'Hey Joe', bir tarafı 'Mule Train'. Birinci ihzarideydim, şarkı sözü kaynağım Yelpaze dergisi 'western' şarkıların sözlerini vermiyormuş demek, ikisinin de sözlerini kendim anlamaya çalışmıştım. 'Hey Joe'da pek sorunum olmamış ama o güzelim yankılarla, kırbaç sesleriyle süslü 'Mule Train'deki 'Clippety Clop'ları 'Bibinik bah' anlamış, İngiliz dilinin zenginliğine vermişim. Oysa ne güzel sözleri olan bir şarkıymış, arabanızla kimlere neler getirdiğinizi anlatıyormuşsunuz. 'Hey, Joe'nun sevgilisini elinden çalan, hiç de utanmışa benzemeyen arkadaşı ise ayrı bir hikâye. 'We'll be friends until the end / But this looks like the end my friend'... Ne kadar çoklar gerçekten... Genç bir Clint Eastwood'un adını ilk kez duyurduğu TV western dizisi 'Rawhide'ın şarkısı, örneğin: Move 'em on, head 'em up rawhide! Ama dört tanesi var ki, aziz Frankie Laine, ya da Francesco Paolo LoVecchio, kalbimdeki yerleri farklıdır.
Önce, aynı şarkının ne kadar farklı şekillerde yorumlanabileceğini bana öğreten 'The Ruby and the Pearl' ile 'Answer Me'.
İkisini de hem siz söylerdiniz, hem de Nat 'King' Cole. Tamamen farklı iki ses, iki yorum. Biri yumuşacık, biri yırtıcı. Ancak, ikisi de güzel. Geri kalan iki tanesi ise, iki filmden. İlki, başka biriyle evlenmiş eski sevgilisine seslenen Gary Cooper'ın ağzından 'Blowin' Wild': "Marina mine / Set me free". Ötekini, yani 'High Noon'u da gene bir Gary Cooper karakteri, şerif Will Kane söylüyordu. Reislerini hapse attırdığı Miller çetesinin tam 12'de gelmesini beklerken, sarışın eşine (Grace Kelly) gitmesin diye yalvarıyordu: "Do not forsake me oh my darling / On this our wedding day." Şarkıların adı, aynı zamanda filmlerin adıydı.
Evet, Frankie Lane, gençliğimizin bir kısmıyla birlikte gittiniz ama inanıyoruz ki en karanlık gecede bile bir mum ışıldar.
Tıpkı çok sevdiğim şarkılarınızdan 'I Believe'de dediğiniz gibi...