Doping koydum dolaba...

Tur her sabah kötü bir haberle açılıyor. Peloton her gün içlerinden birinin daha dopinge başvurduğu haberiyle yola çıkıyor.

Tur her sabah kötü bir haberle açılıyor. Peloton her gün içlerinden birinin daha dopinge başvurduğu haberiyle yola çıkıyor. Yok kahvaltıdan alınmış, yok otel odasında doping bulunmuş... Ömrümde, Fransa Turu’nun beni bu kadar rahatsız ettiği bir yılı hatırlamıyorum. Genelde, özlemle beklediğim, büyük bir keyifle izlediğimi bir yarıştır. Ama doping meselesinin bugün geldiği nokta, kolluk kuvvetlerinin de uygulayıcı olarak katkısıyla, insanı kesinlikle Tur’dan soğutuyor.
Oysa her şey ne kadar iyi gidiyor gibiydi. İlk defa bu yıl, çok az farklarla sıralanmışlardı. İki buçuk dakikanın içinde on kişi vardı. Birinci ile ikincinin arası bir saniyeliydi. 95. Tour de France, çekişmeli, çok favorisi olan bir tur görünümündeydi. Sonra teker teker dökülmeye başladılar. Liquigas’tan Miguel Beltran ile Barloworld’dan Moises Dueqas’ın ardından, Saunier Duval-Scott’tan Riccardo Ricco da eritropoeitin (EPO) tespitiyle, iki etap (6 ve 9) aldığı Tur’dan ayrılmak zorunda kadı. Acaba bu Dağların Kralı, iki gömlek sahibi Riccardo Ricco’nun sonu mu? Takımı Saunier Duval da on ikinci etaptan önce onu izledi.
Ne var ki, ya da ne yazık ki, bu alışılmadık bir tablo değil. Geçen yıl da durum aynı derecede kötü görünüyordu. Gene birçok sporcu doping testine takılmış, kimi takımlar da yarışı terk etmek zorunda kalmıştı. Geçen yılın parlak yıldızı, Fransa’ya da son derece iddialı gelen Alexandre Vinoukourov’du. Kazak sporcunun doping yaptığı tespit edilince, takımı Astana’nın tüm sporcuları da yarıştan men edildi. Vinoukourov, hakkındaki iddialar nedeniyle, bir önceki yıl da son anda turdan çekilmişti. Hatta tur öncesi yapılan kontrollardan kaçan Danimarkalı Michael Rasmussen’in durumu da sorun yaratmış, bizzat Danimarka Bisiklet Federasyonu, sporcusunun yarıştan çekilmesini istemişti.
Doping’in kötü bir şey olduğuna hiç şüphe yok. Kimi uyanıkların, bütün bir yılı bu
yarışa hazırlanmakla geçiren gerçek sporcuların hakkını yemesini elbette istemeyiz. Ancak, bir maddenin doping maddesi olup olmadığının tartışma konusu haline
gelmesi, akılları karıştırıyor. Bazı maddeler, kimi turlar tarafından doping maddesi muamelesi görürken, bazı listelere göre de zararsız sayılabiliyor.
Bir de, doping iddiaları aşırıya vardıkça inandırıcılığını kaybediyor. Hatırlarsanız, bir ara da bir Nandrolone salgını vardı. O sıralar normal besleyici pekiştiriciler ile grip ilaçları bile sporcuların canını yakabiliyordu. Hatta, kendini yarı yarıya emekliye ayırmış, birçok atletin hocası İngiliz Linford Christie’yi veda etmesine yakın bir dönemde, Almanya’daki bir kapalı salon yarışında Nandrolone kullanmış olmakla suçlamışlardı. Christie bu iddiaları asla kabul etmedi. Doğrusu, mantık uyarınca da, doping yapacak olsa çok daha önceden yapardı diyoruz.
Bize sanki Fransa Turu yöneticileri de kurt adamlar gibi dişlerini gıcırdatarak, “Sileceğiz
bu dopingi turrrumuzdan!...” diye homurdanmaya başlamış gibi geliyor. İnsanın, hak yoluna savaştığını sanırken aşırı bir adımla kendini karşı tarafta bulması pek de imkânsız bir şey değildir. Ayrıca, ortalık doping yaptığı bunca yıldır kanıtlanmış sporcu kaynarken (bisiklet ve diğer sporlarda), Tur yarışmacılarının polis refakatinde, adi suçlular gibi götürülmesi; arkadaşlarıyla kahvaltı ederken masadan alınması çok çirkin davranışlar. Bisikletçi arkadaşlarının, “Bu ceza az bile, silin bu adamların kökünü!” gibisinden, bana maalesef kifayetsiz muhteris herzesi gibi gelen laflar etmeleri daha da hazin.
Önceki gün, Mark Cavendish’i izliyordum. Üçüncü etabını aldı, sevinç içinde. Evet, biz de onun sevincine katılıyoruz ama, bir yandan da endişelenmekten kendimizi alamıyoruz: Acaba yarın da onda mı doping çıkacak? Fransa Turu’nda özdeşleşecek, korkusuzca destekleyecek adam kalmadı. Öyleyse, nefis manzarayı seyretmekle mi yetinelim?