Festival insanları

Festival insanlarını sevmeyenlerin aksine, ben genellikle severim. İlk başlarda, sırf onlara gıcık olduğumu vehmettiğim için günlerce Festival'den uzak kaldığımı düşünürsek, hayret etmemek mümkün değil.

Festival insanlarını sevmeyenlerin aksine, ben genellikle severim. İlk başlarda, sırf onlara gıcık olduğumu vehmettiğim için günlerce Festival'den uzak kaldığımı düşünürsek, hayret etmemek mümkün değil. Ya ben vaktiyle mübalağa etmişim, ya da belki herkes bir nebze değişti, az sayıda seçilmiş kişi saflarındayken kendini birden 100 küsur bin kişiden biri olmuş buldu. Bir ihtimal de o zaman ben gıcıktım, şimdi adam oldum.
Film Festivali başlayınca, hem bir koşuşturmaca başlar, hem de kimini bir yıldır görmediğin insanlara yeniden rastlama şansına sahip olursun. Emek bizim asıl amiral gemimiz, tabii. Gönlümüzün sahibi, adı Film Festivali ile birlikte anılan mekân oldu hep. Halen de öyle. Yeni festival merkezleri bize işlemez. İlk gün, yüksek tabureleri görünce (havası da alıştığımız hava değildi) aynen soldan çark ederek Beyoğlu Sineması'na gittim. Tirebolu çayı, yengenin börekleri, ayrıca en sevdiğim fuaye. Beyoğlu'nun gönlümüzde yeri ayrıdır. Emek gibi orada da, hatta özellikle orada, yıllarla birlikte herkes dostumuz oldu. Zaten eski dostlarımız da vardı. İnsana bir sıcaklık duygusu veriyor. Fuayedeki tahta masalar ve iskemlelerden de, salonun kendisinden de hoşnuduz. Üstelik seyircisi, has Festival seyircisidir, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin 'doğduğu' yerdir.
Filmlere gelince... Passolini ve Fassbinder'in Festival'deki varlıkları bana bir tamamlık duygusu veriyor. 'Şiddetli Bir Hayat: Pier Paolo Pasolini' ve köşe komşum Fatih Özgüven'in küratörlüğünü üstlendiği (ellerine sağlık!) 'Kızgın Taşlara Düşen Gözyaşları', 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin ağır topları, yüzakı. Dışlanmış, onları dışlayanları dışlayan ya da dışlanmaya aldırmayan yönetmenler zincirini, ara sıra ticari filmlerle fire verse de, Gus Van Sant tamamlıyor. 'My Own Private Idaho/Benim Güzel Idaho'm' ve 'Drugstore Cowboy', gördüğüm andan beri unutamadığım filmler arasında yer almıştır. Nefis görüntüleri ve Arvo Prat müziğiyle 'Gerry'yi de severim
ama, tavsiyeye cesaretim yok. Zaten spor yazılarıyla yeterince küfür yiyoruz, bir de bu köşeden sitem almayalım. Miyazaki, daha doğrusu Miyazakiler bölümü için ise, Vakıf'a şahsen teşekkür ediyorum. Ayrıca, 'Yıllara Meydan Okuyanlar' ve 'Anılarına' bölümleri de sadece birer kadirşinaslık nişanesi olmakla kalmıyor, bu sayede Festival'in en iyi filmlerinden bazılarını izliyoruz. Bu vesileyle, Alain Resnais sevenlere 'Kalpler / Coeurs'u halisane tavsiye ederim. NTV Belgesel Kuşağı'nı ise gözden uzak tutmayın, çok farklı konularda, çok iyi filmler içeriyor.
Arkadaşları da unutmadık, elbette. İlk gün, Antalya Film Festivali ekibim Erdoğan, Edit, Mehmet ve her zaman olduğu gibi ta Antalya'dan kalkıp gelen Vahit'i gördüm. Vahit Tepebaşı'nda bir otele üslenmiş, günde beş film izliyor. Öyle mutlu ki, karşısındakini de mutlu ediyor. Allah herkese böyle bir sinema sevgisi nasip etsin. Bir başka köşe komşum, Haydar Ergülen de Atlas'taydı. Azize hâlâ her işe koşturuyor, içimizi ısıtan bir tür "deformation professionelle" örneği sunuyor. Aile mensubu haline gelen İdil ile Ayşe, yeni elemanımız Banu ise, Basın Merkezi'nde. Ahh, o merdivenler!... Dikkatli bir program yapmaya çalıştım, çünkü her nedense bu yıl gaflete kapılıp önceden film izlemeyi akıl etmemişim. Festival'e gelebilecek durumda olduğum için gözüm karardı herhalde. Nice festivallere...