Futbol manzarası

İkide-bir futboldan şikâyet etmek, mızmızlanıp ağlamak hoş kaçmıyor. Sevmiyorsan zaten ilgilenmezsin. Değişimine tahammül edemiyorsan da maçları seyretmezsin, bu kadar basit. Zaten ben de yeterince yakınıp gözyaşı dökmüşümdür bu konuda.

İkide-bir futboldan şikâyet etmek, mızmızlanıp ağlamak hoş kaçmıyor. Sevmiyorsan zaten ilgilenmezsin. Değişimine tahammül edemiyorsan da maçları seyretmezsin, bu kadar basit. Zaten ben de yeterince yakınıp gözyaşı dökmüşümdür bu konuda.
Hayır, benim niyetim, en azından bu seferlik, ‘ne idi, ne oldu?’, ‘sanayileşme’, ‘yabancı futbolcu’ ve sair konuları ele almak değil. Ben bugün itibariyle şöyle bir durup takımlarımıza bakmak istiyorum. Öyle eleştirel bir bakışla değil, allah korusun, hatta taraftar bakışıyla bile değil, futbol seven bir seyirci bakışıyla. Ve bir Avrupa maçları gecesinin ardından...
Şimdi, malum, teknolojinin nimetleri sayesinde öteki / yabancı takımları da izliyoruz. Ayrıca, artık ‘şerefli mağlubiyet devrini geride bıraktık’ diye ağlayacak halimiz yok. Bırakacaksın elbette, senin büyük dediğin takımlarda da orta karar Avrupa takımları kadar para var, (hatta belki fazla bile) onlardaki kadar ‘yabancı’ oyuncu var. Öyle ki, ilk 11’lerde ‘ev sahibi’ ülkenin oyuncularının azınlıkta kaldığına rastlamak fevakalade mümkün. Bu
durumda yabancı dediğimiz takımlarla,
hiç değilse yabancı oyuncularının
gayretiyle, başa çıkarlar diye düşünüyorsun.
Doğrusu, Kayserispor hiç de fena direnmedi. Öte yandan, PSG, Kayseri’den galibiyetle dönmemiş olsaydı eğer, maça daha fazla asılabilirdi. Asılsa da kesinlikle yenerdi. Aslında belki de bu sonuç, şerefli beraberliktir. Akşamın diğer iki takımı
da kötü oynadı, özellikle Beşiktaşlılar.
Ona bakarsanız, Fenerbahçe’yi de rahatlıkla bu potaya koyabiliriz.
Üç bayram takımı da taraftarlarını,
tabir-i amiyane ile, şekersiz bıraktı.
Fenerbahçe için ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben halen Roberto Carlos’u şuracıkta gözümüzün önünde bulmanın etkisinden kurtulamayanlardanım. Neyse ki İspanya Gol Kralı Guiza’nın varlığının hikmetinin henüz anlaşılmayışı onun varlığını dengeliyor. Öte yandan, Edu ile Lugano (ki hırçın bulduğum için ikisinden de hazetmem), her takımın kadrosunda görmek isteyeceği faydalı elemanlar.
Emre ile Volkan’ın (Demirel) sporculuktan nasiplerini almamış oluşları da zaman zaman muhtelif kartlar şeklinde kendini maça yansıtan bir faktör. Ancak,
artısıyla eksisiyle, Fenerbahçe iyi bir
takım, kesinlikle Avrupa çapında bir
takım. Gönderilişini değilse de, yerine kanıtlayacak hiçbir şeyi kalmamış bir hocanın getirilişini çözemediğim Zico’nun dönemindeki parlak Avrupa maçlarını hatırası da, şimdi bile içimi ısıtıyor.
Öte yandan, Galatasaray’dan geçmişteki görkemli oyunu ve sonuçları şimdilik beklemiyorum. Ancak Milan Baros ile yılın en iyi transferini yapmış görünüyorlar. Birbirini izleyen golleri ve güler yüzüyle,
Çek futbolcuyu izlemek herkes için bir zevk. Galatasaray’ın başka iyi transferleri de var, takımı da oturmuş, şampiyon bir takım.
Yani onlardan, seyircilerinin bile ıslıklamasına yolaçacak bir oyun ne bekliyoruz, ne hakediyoruz. Beşiktaş’ın da yabancı transferlerini çok beğeniyorum. Holosko hayranlığıma bu yıl Zapo ve Sivok, hatta maceralı Seric eklendi. Ayrıca, tek-tük üzücü sonuca rağmen, takım ligde zımba gibi oynuyordu, bu da bir gerçek. Sunucunun tabiriyle, “ısırıcı” bir oyun. Onun için de, önceki akşam Metalist Kharkiv’e 4-1’lik skorla mağlup olurken ortaya koyduğu oyunu, daha doğrusu oyunsuzluğu anlayabilmek de mümkün değil, hoşgörmek de. Neyse ki Ukraynalılar iyi oynuyordu
da biraz teselli bulduk. Ayrıca Jackson’ın golü, bütün bir maçı izlemeye değer
kılan, ender rastlanır güzellikte bir goldü.
Dolayısıyla şimdi şurada durmuş bakıyorum ve Galatasaray yoluna devam ettiği, Fenerbahçe’nin de teorik olarak
şansı olduğu halde, durumu hiç parlak bulmuyorum. Demek ki biz, babadan
kalma çözüme sarılıp gene lige döneceğiz. Hiç değilse orada Trabzonspor var.