Güneş batmayan imparatorluk

Hepsini teker teker saydık: Serdar Kurtuluş, Uğur İnceman, Rüştü Reçber. Bir de Mert Nobre, tabii. Perşembe akşamı Beşiktaş?ın kadrosunda üç hakiki Türk, bir de devşirme vardı.

Hepsini teker teker saydık: Serdar Kurtuluş, Uğur İnceman, Rüştü Reçber. Bir de Mert Nobre, tabii. Perşembe akşamı Beşiktaş’ın kadrosunda üç hakiki Türk, bir de devşirme vardı. Böyle yazınca fevkalade milliyetçi bir hava hasıl oluyor ama, meramımız o değil. Dememiz o ki, ‘Metin-Ali-Feyyaz’dan kalkıp ‘Bobo-Delgado-Holosco’ya geliyorsun, ama aynı tadı vermiyor. Onları de izlemekten büyük zevk aldığımız halde. İyi zamanlarında, yani.
Porto maçına Fenerbahçe ilk 11’inde altı Türk oyuncuyla çıkınca şaşırıp kalmıştık. Pardon, bu ne Türk bolluğu? Normalde üç Türk, iki devşirme ile çıkarlar. Eskiden bir ömür boyu maç izlesek yakın plandan (‘canlı’ olarak) göremeyeceğimiz yabancı starlar
ile haşır neşir olmaktan elbette memnunuz ama, insan daha çok sayıda genç yeteneğe
fırsat verilebilseydi keşke diye düşünüyor.
Neyse ki, hiç değilse kulüp yönetimleri şimdilik Taylandlı, Rus, Arap falan değil. İngiltere’de ise bu konuda bir çeşitlilik hakim. United Arab Emirates’in Abu Dhabi United Group for Development and Investment’ı Manchester City’yi alınca aşina türden bir şaşkınlık yaşandı diyelim. Ne de olsa, B.A.E’nin kraliyet ailesi mensubu Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan kulübü İngilizler’den değil, sabık Tayland Başbakanı Thaksin Shinawatra’dan almıştı. Görüşmeleri ADUG (Abu Dhabi United Group) adına, ‘Abu Dhabi’nin Donald Trump’ı denen ABD eğitimli Dr. Sulaiman Al-Fahim (Süleyman El Fehim) yürüttü.
Eylül’ün 1’inde iş bağlandı. Arap patronları sayesinde Manchester City bir anda dünyanın en zengin kulübü oldu. Ne bileyim, şehirdaşları Mancester United gibi, forma sponsorları (AIG) bu hafta sonunu sağ-salim geçirir mi diye endişe etmek zorunda değiller. Maddi konuda hiçbir endişeleri yok. Öte yandan, beklentiler büyük. Abu Dhabi milyarderleri, Şampiyonlar Ligi finalinden falan söz ediyor. Öyle ki, Manchester City’nin menajeri, Galli eski yıldız futbolcu Mark Hughes, “Gerçekçi olmalıyız,” diye frene besmak zorunda kaldı. Ancak bu hesapsız para sahibi şahısların sabırlarıyla tanındıklarından söz edilemez.
Hesapsız para dedik de, aslında onun da hesabı var, tabii. Bu hesaplar ve onlardan çıkan mukayeseler, Chelsea’nın da talip olduğu bir futbolcuya nasıl olup da başka bir kulübün daha fazla para verdiğini de açıklıyor. Malumunuz, Chelsea’nın patronu Roman Abramoviç şu sıralarda parasını başka yerlere saçsa da, aslında kulübünden hiç esirgemeyen bir adamdır. Sevgilisine Moskova’da, Londra’daki Tate Galeri ve New York’un MoMA’sı benzeri Garage Galerisi’ni açan Abramoviç, Chelsea için de yaklaşık 600 milyon sterlin harcadı. Serveti ise aşağı yukarı 13 milyar sterlin. ADUG’un servetine gelince (yoksa kraliyet ailesinin mi desek?), sıkı durun, 1 trilyon sterlin. Ne var ki bu mukayese, geçen gün Chelsea’nın Manchester City’yi 3-1 yenmesini engellemedi. Kulübe 32 buçuk milyon sterline mal olan Robinho ise, maçın ilk, takımının tek golünü attı.
Chelsea buna Carvalho, Lampard ve (bizim) Anelka’nın ayaklarından cevap verdi.
Bunda da şaşacak bir şey yok. Kimse Manchester City’nin para gücüyle bir anda Chelsea’yı çiğnemesini, bütün kupaları almasını beklemiyor. Hatırlarsanız, Harrods’un sahibi, Prenses Diana’nın neredeyse kayınpederi Muhammed El Fayed de yıllar önce Fulham’ı aldığında şampiyonluktan, dünya markası olmaktan falan söz etmişti. Jean Tigana’nın maceralı ve mahkemelik hocalığı da Fayed’in kulübü devraldığı sıralardadır.
Kulüp ona tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Arsenal ise şimdilik Emirates Stadı ve forma sponsorluğuyla yetiniyor. Teknik direktörleri de bir Fransız, Arsene Wenger.
Demek ki böyle bir eğilim mevcut.
Büyük paraların pek sağlam kişilerde olmayışı da işin asaletine halel getiriyor. En azından şunu söyleyebiliriz: İngilizler bu sefer de futbol kulüpleri sayesinde üzerinde güneş batmayan imparatorluk oldu: ta Rusya’dan Arabistan’a kadar...