Her yanıyla her ânıyla sıradışı

Fevkalade yetenekli, zeki, çekici ve tuhaf. Tilda Swinton gem vurulamaz bir enerji gibi ortalarda dolaşırken, sinemalarda gösterilen 'Benim Adım Aşk' ile Oscar'ı zorluyor

Dünyada Tilda Swinton’ın tuhaf göründüğünü, rahatsız edici olduğunu, artiste benzemediğini düşünenler insanlar da var. Ama diğerleri de İskoç oyuncuyu onun için seviyor zaten. Swinton, boyuna ‘sıradışı’ denecek şeyler yapıyor. Ne var ki, Derek Jarman’ın kimselere benzemeyen ekibine ‘güzel kız’ olarak dahil olup, bardak yıkamak ve kahve yapmak dahil hiçbir angaryadan kaçınmadığı yıllardan beri de, sinemayı hakikaten seviyor. Bu yıl Marc Cousins’la ikisi, Edinburgh Film Festivali’ni canlandırma görevini üstlendiler. önceki tecrübelerine bakarsak, başarılı olma ihtimalleri yüksek. Ama bir sonraki yıl da orada kalırlar mı, işte orası hiç belli olmaz.
Swinton bu hafta sinema salonlarına İtalyan yapımı ama özgün adı nedense ‘I Am Love’ diye İngilizce olarak belirtilmiş ‘İo Sono L’amore’ ile geldi. İtalyan yönetmen Luca Guadagnino ile 11 yıldır üzerinde çalıştıkları filmin merkezinde onun karakteri Emma var. Ödül arenasında adı anıldı ama ‘Michael Clayton’daki Karen Cowder karakteriyle En İyi Yardımcı Kadın Oscar’ını alalı henüz üç yıl oldu. Ayrıca Tilda Swinton, Hollywood’un bağrına bastığı biri olmaktan da çok uzak. 

Evli ama sevgilisi var
Swinton, meslek hayatına 1980’li yıllarda başladı. İlk yılları, Derek Jarman ve ekibiyle geçti. Jarman 1994’te ölene kadar dokuz filmde birlikte çalıştılar. Sonra da onu unutmadı, Isaac Julien’le birlikte ‘Derek’ belgeselini yaptılar. 1995’te Tilda ‘The Maybe’ adı verilen ve Jarman için bir yas bildirisi niteliğindeki etkinliğin bir parçası olarak ‘Serpentine Galerisi’nde cam bir vitrinde kendini sergiledi. Ondan üç yıl önce, Sally Potter’ın yönettiği ‘Orlando’ ile yüzyıllarca yaşayan ve bazen kadın, bazen erkek olarak aşkın sırrını çözmeye çalışan bir asili oynayıp, Jarman ekibinin bir parçası olduğu için üretilen ‘eşcinsel’ ve ‘biseksüel’ dedikodularını iyice alevlendirmişti. Oysa en dikkati çeken yanı, seksi oluşu.
Zaten 1998’de de ikizleri Xavier ile Honor doğmuştu. Onlar yazar ve ressam babaları John Byrne ile Nairn’de yaşıyor. Swinton kendinden hayli yaşlı olan Byrne ile artık dost olduklarını, çocuklarını birlikte büyüteceklerini söylüyor. Hayat arkadaşı ise, ‘Beyaz Cadı’ rolünde olduğu “Chronicles of Narnia”da insan başlı atı oynayan, Swinton’dan hayli genç Alman ressam Sandro Kopp. 1998’in BAFTA ve Oscar törenlerinden beri de beraberliklerini kimseden saklamıyorlar.
Aktris İskoçya yaylalarında yaşamaktan memnun. Asi tarafına hitap ediyor, “İskoçya asla bir orta sınıf ülkesi olmayacak,” diyor. “Daima bağımsız kalacak.” Swinton, insanların mutlu olup olmamaya karar verebileceklerine inanıyor. Ona göre, mutluluk bir karar. Bu yıl Edinburg’da görevli olduklarını söylemiştik. Daha önce Cousins ile ikisi, Nairn’de hem bir tür kanepede izlenen ev filmi festivali yapmışlar, hem de İskoçya kırlarında kamyonetleri ile dolaşıp küçüklü-büyüklü köylere filmler taşımışlardı. Köylüler çok mutlu olmuş, ilk defa film görür gibi izlemişler. Geçen Ekim’de eşsiz kitabı ‘The New Biographical Dictionary of Film / Yeni Biyografik Film Sözlüğü’nün beşinci baskısı yapılan David Thomas, Tilda Swinton’ı ‘kamerayla tespit edilebilen şaşırtıcı bir enerji’ olarak tanımlıyor. Filmlere girip çıktığını, bir anda tempoyu değiştirdiğini, biraz beğenmeyerek etrafa baktığını söylüyor. Hem kim bilir belki ‘Benim Adım Aşk’ ile ödül alırsa birkaç yıl önce San Francisco Film Festivali’nde yaptığı gibi, kıpkırmızı, incecik topuklu ayakkabılarla sahneye çıkıp bir Sinemanın durumu bildirisi okur. Cesur, yeni bağımsız filmlere övgüler düzer. Baştan çıkarıcı, başka dünyalara ait cazibesini, bu dünya sinemasının emrine tahsis eder, kim bilir?