Kulaklarınıza inanamayacaksınız

Yaygın kanaat buydu. Senin yaptığın ya da senin yaptıklarından derlenmiş albümlerin hepsi, benzer duygularla tavsiye edilmiştir: 'Kulaklarınıza inanamayacaksınız.'

Yaygın kanaat buydu. Senin yaptığın ya da senin yaptıklarından derlenmiş albümlerin hepsi, benzer duygularla tavsiye edilmiştir: 'Kulaklarınıza inanamayacaksınız.' İnanmakta da hep zorluk çektik zaten. Jeff Buckley büyüsünün o 'hüzünlü', 'meleksi' seste mi, o sesin kullanılışında mı olduğu konusunda da rivayet muhteliftir. Yoksa şarkı sözü niyetine kabul ettiğimiz güzelim şiirlerinde mi?
29 Mayıs'ta sana bir selam göndermeye hazırlanıyordum. Ne de olsa, sen Wolf River'ın sularına yürüdüğünden bu yana aradan tam 10 yıl geçmiş. Atlamışım, işe bak. Seninle ilgili içimde hep bir eylül duygusu olmuştur aslında. Belki de bu yüzden. Oysa Peyote'de toplananlar, 10'uncu yılın nedeniyle seni anmış da. Neyse ki albümün çıktı işte, ben de ayıbımı telafi edebiliyorum. 'So Real: Songs from Jeff Buckley' de, tıpkı diğerleri gibi, 'kulaklarınıza inanamayacaksınız' takdimini hak eden bir albüm. Daha önce yayımlanmamış iki şarkı, bir koleksiyon parçası, bildiğimiz şarkılar. Hepsi 73 dakika: Last Goodbye, Lover, You Should've Come Over, Forget Her, Eternal Life, Dream Brother, The Sky is a Landfill, Everybody Here Wants You, So Real, Mojo Pin, Vancouver, Je N'en Connais Pas La Fin, Grace, Hallelujah, I Know It's Over... Bu albüm Jeff Buckley'ı tanımayan herhangi birinin eline geçerse, hemen ardından da 'Grace'i ve 'Live At Sin-e'yi dinlesin. Sonra da 'Sketches...' ile 'Mystery White Boy'u.
Aslında tek 'gerçek' albümün, tüm titizliğinle mükemmel hale getirdiğin 'Grace'tir, hayranların için değerine paha biçilmez bir kayıttır. 'Live At Sin-e' de başka albümlerle kıyaslanmaz ama, topu topu dört parçadan oluşur.
Yıldızlıkla hiç alışverişin olmasa da, New York avangard kulüplerinde bir yıldız gibi doğmuştun. Genç yaşta ölmüş kült şarkıcı Tim Buckley'in oğluydun, beklentiler ve mukayeseler söz konusuydu. Halbuki, duruşunuz benzese de müziğiniz benzemez hiç. Los Angeles'te bir süre müzik eğitimi görüp , bir süre de çaldıktan sonra New York'a geldin. Pek sevdiğimiz Captain Beefheart vasıtasıyla da tanıdığımız gitarist Gary Lucas'la birlikte, Gods & Monsters'ı oluşturdunuz. Kulüplerde, kafelerde çalmaya başladın. Çok geçmeden Columbia ile bir anlaşma yaptın, 'Live At Sine' çıktı, çok iyi karşılandı. Zaten eleştirmenlerin, dinleyicilerin ve meslektaşlarının beğendiği bir müzisyen olmuşsundur hep. Bir yıl sonraki 'Grace' ise, ondan bile iyiydi, aslında müthişti. Onun ardından, geçici olarak 'My Sweetheart, the Drunk' adı verilen bir sonraki albümüne malzeme toplamak için uzun bir ara verdin. 1997 baharının sonunda ise nihayet Memphis'te kayıt için çalışmaya başladın. 29 Mayıs gecesi bir arkadaşınla Mud Island Harbor'a gittiniz. Canın Mississippi'de yüzmek istedi, giysilerinle suya girdin, yürüdün, birkaç dakika sonra dalgaların arasında kayboldun. Kanında alkol yoktu, uyuşturucu yoktu, gitmiştin. Hepsi bu kadar.
Ne denir ki? Zaten yıllardır diyecek hiçbir şey bulamıyoruz, kayıtların ölümsüzleştirdiği sesini yüreğimiz burkularak dinliyoruz. Güzel yüzün fotoğraflara miras kalmış, şarkı sözlerin de yüreklerimize. Senin ölümünün üçüncü yılında yazdığım yazıda, "Şarkılarındaysa hüzünle mucize hep yan yana duracak. Vaktiyle aramızda oluşunun saf güzelliği, bizi anmaya ve kutlamaya itiyor" demişim. Hâlâ öyle. "Ve adımı boğduklarını hissediyorum / Bilmesi ve bu öpücükle unutması öyle kolay ki / Gitmekten korkmuyorum ama çok, çok yavaş." Evet, Jeff, ay, bulutlar seni uçurabilsin diye biraz daha kalmak istiyor; kapıdan bakınca, cenazede yas tutanlar üstüne yağan yağmuru görüyorsun ve "Ah sevgilim, gelmeliydin / Çünkü çok geç değil," diyorsun; "Şimdi yolumda Ebedi Hayat var" da diyorsun. "Nefrete zaman yok, sadece sorulara var / Aşk nerede, mutluluk nerede, Hayat nedir, barış nedir?"