Marcel Marceau kıyas kabul etmez

Öldüğünü internette okuyunca birden gözümün önüne bir sahne geldi. Basın toplantısının ardından, bir otelin toplantı salonunda, sanırım bir platformda, duruyor.

Öldüğünü internette okuyunca birden gözümün önüne bir sahne geldi. Basın toplantısının ardından, bir otelin toplantı salonunda, sanırım bir platformda, duruyor. Bizimle konuşuyor. Benim elim ayağım birbirine dolanmış durumda, çünkü onu daha önce yüz yüze görmemiş olsam da, küçük yaştan beri adını biliyorum. Pandomime tek başına yeniden hayat verdiğini biliyorum. Beni o sırada çalıştığım gazete ya da dergiden yollamışlar, iyi İngilizce bildiğini de eklemişler. Asistanı da yanındaydı, belki de öldüğünü duyuran Emmanuel Vacca, hatırlamıyorum. Muzip çocukla titiz hoca karışımı bir şeydi, fevkalade bir adamdı, gerçek bir ustanın güvenine ve külyutmazlığına da sahipti.
Adını görür görmez bu sahneyi hatırladım işte. Ne kadar tatlı, esprili olduğunu da. Bir kere, çok konuşkandı. "Bir mimciyi asla konuşturmayın, susmak bilmez" şeklindeki uyarısı doğruymuş demek. Sonra da AKM'deki (gene, sanırım) gösterisini. Mimin böyle bir şey olabileceğini onu görene kadar hayal dahi etmezdim. Onu izledikten sonra bir süre basit, gündelik hareketlerime dikkat etmeye başladım, hani lazım olursa diye. Sonra da unuttum gitti tabii. Zaten, nerde o kabiliyet?
Onu hatırlamamla birlikte, 'Bu bir hayal mi?' şüphesine de kapıldım. Eşe dosta sordum. Birkaç kişi AKM'de izlediğini hatırlıyordu. 90'larda Tiyatro Festivali'ne de gelmiş ama, benim hatırladığım olay daha önceydi sanki. Neyse, sahiden Marceau ile konuşmuşum. Onun öğrencisi diye bildiğim Erdinç Dinçer'i de birkaç kez izlemiştim. İyi bir mimcidir ama Marcel Marceau ile bu alanda hakikaten hiç kimse kıyas edilemez. Beyaza boyanmış yüzü, yumuşak ayakkabıları, kırmızı çiçekli hırpalanmış şapkasıyla, meşhur karakteri Bip'le daima hatırlanacak. Belki biraz da, Marceau'yu çok seven Michael Jackson'ın, onun 'Rüzgâra Karşı Yürümek' gösterisinden esinlenerek icat ettiği 'ay yürüyüşü' dansıyla...
Asıl adı, Marcel Margel. Bir Fransız Yahudisi, sosyalist ideallere sahip sanatçı bir ailenin çocuğu. 'Kosher' kasabı, aynı zamanda bariton babası, oğluna küçük yaşta müzik ve tiyatro dünyasını tanıttı. Marcel yedi yaşındayken komedi yeteneğiyle eşi-dostu eğlendirmeye başlamıştı. Biraz da Charlie Chaplin'i örnek almıştı. Zaten sessiz sinemanın yıldızları: Chaplin, Buster Keaton, Harry Langdon, Stan Laurel, Oliver Hardy ve Marx Biraderler, onun modelleri arasındaydı. On beş yaşına geldiğinde ise hayatı değişti. Fransa İkinci Dünya Savaşı'na girdi, Margel'lere toparlanmaları için iki saat verildi. Marcel ve ağabeyi Alain Limoges'a kaçtı, babaları sonradan gönderildiği Auschwitz'de öldü. Soyadlarını değiştiren iki kardeş, Direniş hareketine katıldı. Marcel, oymak beyi kisvesi altında pek çok Yahudi çocuk kurtardı, pasaportlarda onların yaşlarını küçülttü. İyi İngilizce bildiği için, General Patton'un ordusuyla yürütülen ilişkiler için irtibat subayı seçildi. Savaştan sonra da, pantomimci olarak çalışmaya başladı.
Paris kurtulduktan sonra Marcel de sahneye kavuştu. Charles Dullin'in Dramatik Sanatlar Okulu'na gitti, pandomimin en meşhur adı Etienne Decroux ile çalışmaya başladı. Ondan çok şey öğrendi ama hocasını biraz fazla akademik bulduğu için bir süre sonra ayrıldı. O sıralar, Cep Tiyatrosu adlı bir kabarenin minik sahnesinde Marceau'nun 'alter ego'su Bip doğdu. Mahzun yüzlü bir karakterdi ama dünyayı keşfettikçe gözleri çocuklara mahsus bir hayretle ışıldardı. Marceau, on dokuzuncu yüzyıl soytarısının soyundan gelen Bip'in jestleri için Chaplin ve Keaton'dan esinlendiğini söylerdi. Arkasına kaykılarak bize baygın bakışlar atan Bip'in şirinliğini unutmayacağız. Üstadın 'Gençlik, Olgunluk, İhtiyarlık, Ölüm', 'Rüzgâra Karşı Yürümek', 'Parkta', 'Maskeci', 'Kafes' gibi gösterilerini de. Bütün dünyayı defalarca dolaştı, hiç zorluk çekmedi. Çünkü lisan engeline takılmadan herkesle anlaşabiliyordu. Son anlara kadar da çalışmayı hiç elden bırakmadı. "Yetmiş ya da seksen yaşındayken durmaya kalkarsanız, bir daha devam edemezsiniz" demişti dört yıl önce. "Çalışmaya devam etmek gerek." Sonra, "Tek bir Marceau var," da derdi. Gerçekten de öyle, onu çok özleyeceğiz.