Meksika usulü işbirliği

Sürprizsiz olacakmış gibi görünen bir Oscar töreninin arifesindeyiz. Geçen yıl da, 'Crash' hariç, aynı derecede monoton, sürprizsiz bir Oscar töreni yaşadık. Gerçi En İyi Film Oscar'ları insana bir soluk alma noktası sağlıyor sanki.

Sürprizsiz olacakmış gibi görünen bir Oscar töreninin arifesindeyiz. Geçen yıl da, 'Crash' hariç, aynı derecede monoton, sürprizsiz bir Oscar töreni yaşadık. Gerçi En İyi Film Oscar'ları insana bir soluk alma noktası sağlıyor sanki. Oscar adaylığına erişmemiş bir-iki özgün bir fikir / film de var ama, geçmiş yılların umut verici yönetmenleri ya sinemadan uzun süreyle uzak kalıyor, ya da tamamen ortadan silinmiş gibi görünüyor.
Örneğin, 'Boys Don't Cry'ın yönetmeni Kimberly Peirce gibi. Otuz dokuz yaşındaki yönetmen ilk filminden bu yana yedi yıldan fazla suskun kaldı. Bu baharda, Paramount'un onun Irak savaşına katılmış bir asker hakkındaki yeni filmi 'Stop-Loss'u gösterime sokacağı söyleniyor. Peirce, kendi kuşağının kış uykusuna yatmış tek yönetmeni de değil. Bu listede, 1990'ların en parlak 'umut'larından Darren Aronofsky, David O. Russell ve
Spike Jonze de var. Aronofsky son filmi 'The Fountain' üzerinde yedi yıl çalıştı, kasım'da gösterime soktu. Final, hüsran. Russell, 'I Heart Huckabees'den sonra sinemadan elini ayağını çekti, yeni bir filme de hazırlanmıyor. Jonze ise son yıllarını müzik videoları yaparak geçirdi. 2008'de gösterilecek yeni bir filme hazırlandığı söyleniyor. Peki ama neden? Cesaretleri mi kırıldı, tembellik mi ediyorlar, yoksa bu zahmete girmek için bir neden mi göremiyorlar? Yoksa kabahat, iyi para getiren ticari filmleri tercih edip onlara destek olmayan stüdyoların mı?
Nedeni ne olursa olsun, 1970'lerdeki genç yönetmenler zenginliğinden hayli uzakta olduğumuz bir gerçek. Otuz ila kırk yaş arasındaki yönetmenler genel bir suskunluk içinde görünüyor. Bunun da kendilerine, sonuçta yapımcılar ile ajanlara, ve en önemlisi, sinema seven insanlara zararı dokunuyor. Hollywood'un kendine kaynak bellediği Sundance'den bile, pek az sayıda film çıkıyor. Bu yılın Oscar adayı 'Little Miss Sunshine' bunlardan biri. Yukarıda adı geçen yönetmenler dışında David Fincher, Baz Luhrmann ve Mark Romanek de bir süre sinemadan uzak kaldı. Yani, bir kayıp filmler, yapılmamış filmler sendromu yaşıyoruz. Bunda başarısızlık endişesinin de payı var, mutlaka. Hem sinemacılar, hem stüdyolar açısından.
Cameron Crowe, filmi 'Elizabethtown' eleştirmenler tarafından yerin dibine batırılınca, bir camia olmayışından şikâyet etmişti. "Birbirimize cesaret vermemiz gerek." Hatta belki birbirine ilham kaynağı da olmak gerek. Ama Hollywood'da bir kardeşlik ruhu olduğundan söz etmek pek doğru olmaz. Daha çok, rekabete dayanan bir işleyiş söz konusu. Rakipleri ilerletecek bir rekabetten de söz etmiyoruz.
Meksikalılar ise bu işi başarmış görünüyor. Yılın Oscar adaylıklarından
16 tanesi, Alejandro Gonz·lez IÒ·rritu'nun 'Babel'i, Guillermo del Toro'nun 'Pan's Labyrinth'i ve Alfonso Cuarğn'un 'Children of Men'ine ait. Üstelik üçü de yaratıcılık ürünü, benzerlerine kolaylıkla rastlanmayacak türden filmler. Günümüz toplumundaki önemli kimi sorunları ele alıyorlar. Cuarğn'a göre, üçüzden farksızlar. Yönetmenleri de çok iyi arkadaş. IÒ·rritu Altın Küre'de bir araya gelince New York'u nasıl altüst ettiklerinden söz etmişti. Ama asıl önemlisi, fiilen birbirlerine yardım etmeleri. Gonz·lez IÒ·rritu kurgu odasında ilhamsız kalınca, Del Toro makası alıp filminden birkaç dakika kesmiş. O da arkadaşına 'Pan's Labyrinth'te aynı şekilde yardım etmiş. Cuarğn, Londra'da birkaç aylık araştırmadan sonra yazdığı bir müsvetteyi IÒ·rritu'ya gösterince, 'Babel'in yönetmeni, "Beş para etmez," demiş. "Bunu çekemezsin. Karakterlerin nerede?" Cuarğn uykusuz bir gece geçirdikten sonra, yeniden yazmaya koyulmuş. Kısacası, insanların samimiyetten uzak olduğu bir sanayide paha biçilmez bir ilişkileri var. Belki de böyle bir destek sistemi, yerli-yabancı her alanda herkese gereklidir.