Mösyö Seguin'in keçisi

Bazı kitaplar vardır, adlarını duymanızla birlikte, çocukluğunuz önüne geçilmez bir sel halinde kopup gelir, her yanınızı kuşatır. Benim için, henüz okuma-yazma bilmezken annemin bana okuduğu...

Bazı kitaplar vardır, adlarını duymanızla birlikte, çocukluğunuz önüne geçilmez bir sel halinde kopup gelir, her yanınızı kuşatır. Benim için, henüz okuma-yazma bilmezken annemin bana okuduğu 'Polyanna', 'Oliver Twist', 'Tom Sawyer' ve kendi okuduğum 'Küçük Kadınlar', bu kitaplar arasında yer alır. Bildik masallar almaz, çünkü (belki Eflatun Cem Güney'ler dışında), onları daha sonra kendim okudum. Başka unutamadığım kitaplar ve kahramanlar da vardır: Küçük Prenses Sara, Kurt Çocuk Maugli, Jano ile Yanik gibi. En trajik kahramanlarım ise, iki tane olsa gerek:
'Pal Sokağı'nın Çocukları'nda ölümüyle yüreklerimizi parça parça eden, küçük terzinin oğlu kahraman Nemeçek ve Mösyö Seguin'in söz dinlemeyip dağa kaçan keçisi.
Bu ikinci bahtsız kahraman, Seguin'in daha önceki bütün keçileri gibi dağa gitmek isteyen yedinci keçisidir. Oysa adamcağız, yerine daha kolay alışsın diye bu sefer kart değil de yavru keçi almıştır. "Baygın gözleri, küçük zabitlerinki gibi didon sakalı, pırıl pırıl ayakları, çizgili boynuzları, üstünde harmani gibi uzun, beyaz tüyleriyle o kadar güzeldi ki!" Önceleri yerinden memnun görünen keçi sonradan sıkılır, tıpkı diğer keçiler gibi ipinden kurtulup dağa gitmek ister.
Üstelik de, hain kurdun keçileri yediğini bildiği halde. Daudet bu hikâyeyi, Paris'teki arkadaşı, bir gazetenin fıkra yazarlığı teklifini reddeden yoksul şair Pierre Gringoire'a bir ders olsun diye yazmıştır, besbelli, ama La Fontaine'in 'Kurtla Kuzu'suyla birlikte bu ikinci kuzu katliamı, o zamanın küçük kalplerini fazlasıyla kırmıştır.
Hele kendilerinin de, Kurban Bayramı bağıntılı başka acı kuzu tecrübeleri olduysa...
Taraskonlu Tartaren'in de yaratıcısı olan Alphonse Daudet, 'Değirmenimden Mektuplar'da başka kalbi kırıkları da anlatıyor. Provence'ı, Provence'ın insanlarını, bazen komik, bazen acıklı hikâyelerini... İnsanların artık buğdaylarını değirmene götürmediğini, fabrikaları tercih ettiğini anlamak istemeyen yaşlı değirmenci Corneille'in hikâyesi de bunlardan biri. Sonra Muhterem Pére Gaucher'in iksirinin, efendilerinin kızı Matmazel Stéphanette'e âşık genç çobanın, Papanın katırının, Sanguinaires Deniz Feneri'ndeki bahtsız kazazedelerin hikâyeleri var. Provence'ın sınırlarını da zorlayan, ama Önsöz'ün ardındaki ilk bölümü 'Yerleşme' ile mekânımızı da harikulade bir şekilde belirleyen bir kitap. Provence'dan mektupların birincisi şöyle başlıyor:
"Buna en çok şaşanlar tavşanlar oldu! Değirmenin kapısını kapalı ve duvarlarla öndeki düzlüğü otlar bürümüş göre göre, sonunda, değirmenci takımının kökü kurudu sanmışlar ve yeri uygun bularak, burasını
tıpkı bir karargâh, stratejik bir üs haline getirmişlerdi. Burası bir bakıma tavşanların Jemmapes değirmeni olmuştu. Geldiğim gün, bunlardan abartısız yirmi kadarı, çepeçevre düzlüğe oturmuş, ön ayaklarını ay ışığına uzatıp ısınmaktaydılar. Pencereyi aralar aralamaz, fırt! Bütün ordugâh bozguna uğradı ve kuyruk havada, bütün o küçük beyaz popolar, haydi fundalığa. İnşallah, yine gelirler."
İş Kültür Çocuk Klasikleri dizisinden çıkan 'Değirmenimden Mektuplar'ın iki özelliği var. Birincisi, çocuklar kadar büyüklere de hitap etmesi. Ama her büyüğe değil, çünkü Provence'ın güzelliklerinin de, hikâyelerinin de tadını çıkarmak için birazcık çocuk olmak gerek.
İkincisi ise, kitabın nefis Türkçesi. Daudet'nin hikâyelerini, Türkçe'ye yapılmış en eşsiz çevirinin, 'Cyrano de Bergerac'ın da altında
imzası olan Sabri Esat Siyavuşgil'in diliyle okumak gerçekten büyük bir zevk. Zafer Temoçin'in resimleri de bana eskileri hatırlattı.
Bu vesileyle, İş Kültür'ün 'Değirmenimden Mektuplar' ile aynı anda yayımlanan bir başka kitabından da söz edelim. O ilk gençliğimizin en parlak kitaplarından biriydi, kahramanı Jerusha/Judy Abbott ise en unutulmaz genç kahramanlarımız arasında başı çekenlerden biri... Vaktiyle 'Örümcek Dede', sonra 'Leylek Dede' adıyla Türkçe'ye çevrilen 'Daddy-Long-Legs', şimdi de 'Bir Gençlik Masalı' adıyla karşımızda. Judy'nin 'Örümcek Dede' hitapları, 'Uzun Bacakli Dede'ye (çeviri, Sinan Ezber) dönmüş. Hayırsever bir beyefendinin yardımıyla
John Grier yetimhanesinden ayrılıp üniversiteye giden Jerusha'nın macerasını da, onun bu beyefendiye yazdığı mektuplardan izliyoruz.
Sanki daha dün gördüğüm çizimleriyle (yazara ait-hepsini hatırlıyorum), çocukluğu ve ilkgençliği hatırlatan bir kitap daha. Umarım başka çocuklukları da renklendirir.