Nadal?ın ayak sesleri

Bir İngiliz gazetesinde, temmuz ayının ilk Pazar günü Roger Federer?in hep aynı yerde olduğundan söz ediliyordu. Wimbledon çimenlerinde, Centre Court?ta, şampiyonluk...

Bir İngiliz gazetesinde, temmuz ayının ilk Pazar günü Roger Federer’in hep aynı yerde olduğundan söz ediliyordu. Wimbledon çimenlerinde, Centre Court’ta, şampiyonluk yolunda. Bu yıl da öyleydi. Daha önce Marat Safin’i yolcu etmişti. Arka arkaya beş Wimbledon şampiyonluğu ile, Björn Borg’un rekorunu (1976-1980) egale etmişti. Şimdi de 19’uncu yüzyılın büyük İngiliz tenisçisi William Renshaw’un arka arkaya altı Wimbledon şampiyonluğu (1881-1886) rekorunu egale etmeye çalışıyordu. Karşısında, Roland Garros’ta onu, hadi paçavra etmiş demeyelim ama, fena halde yenmiş İspanyol Rafael Nadal vardı.
Onlardan bir gün önce de, korta Williams ailesinin iki kızı çıktı. Venus ve Serena, beklentiler içindeki meşhur hanım tenisçilerin sapır sapır döküldüğü bu turnuvada, aslanlar gibi finale gelmişlerdi. Williams kardeşlerin dönemleri oluyor, Venus daha iyi derken bir bakıyorsunuz, Serena bir seri yakalamış. Bu sefer sıra Venus’teydi. Kardeşini 2-0 yendi. Sonra da onun oynadığı tenise, özellikle servislerine ne kadar saygısı olduğunu belirtti. Bizce bu durumdan en çok, işini bilen bir hanım izlenimi uyandıran anneleri memnun kalmıştır.
Bu arada 14 yaşındaki İngiliz tenisçi Laura Robson da, genç kızlar kategorisi finalinde Noppawan Lertcheewakarn’ı 2-1 yenerek, evsahiplerine bu dalda 24 yıldır ilk ünvanlarını getirdi. Rivayete göre, bu başarısıyla önümüzdeki yıl joker ilan edilen tenisçi, maçtan sonra Venus’e meydan okumuş.
Nadal ise yalnızca tutkuyla onu destekleyen ailesini ve İspanyol’ları (bir de, ne yalan söylemeli, Federer’den bıkmış olanları) sevindirmekle kalmadı, son yıllarda alıştığımız kimi şeyleri de değiştireceğe benziyor. Her şeyden önce, artık Federer’in Wimbledon’da yenilmez olmadığını biliyoruz. Bu şampiyonluk sayesinde Rafa Nadal da, tenis tarihine ‘Toprak Kortların Efendisi’ namıyla geçmekten kurtuldu. Bir zamandır ona, Federer’in şampiyona hegemonyasını sona erdirecek kişi gözüyle bakılıyordu. Şimdi böyle bir vedanın eli kulağındaymış gibi görünüyor. Nadal henüz
1 numara değil ama, belli ki bu ünvanı elde etmesine de pek bir şey kalmadı.
Aslında Rafa buraya çok uzaklardan geldi. Wimbledon’da oynamak hayaliymiş. Final oynamak da öyle. Maçtan önce, “Buraya güvenle geliyorum ama dünyanın en iyi teniscisiyle oynayacağımı biliyorum” demişti. “Bu yüzden de bir şans sahibi olmak istiyorsam, çok iyi oynamam gerek. O çok iyi oynuyor, ama ben de iyi oynuyorum.” Gerçekten de öyle.
Final maçı, insanın soluk almaya bile korkarak, koltuğun ucunda oturup izlediği bir maçtı; neredeyse beş saat. İspanyol Rafael Nadal, İsviçreli Roger Federer’in beş yıl süren Wimbledon hakimiyetini sona erdirdi, maçı 6-4 6-4 6-7 6-7 9-7 kazandı. Böylelikle rakibinin Renshaw’u yakalama şansını yok ettiği gibi, Federer düşüşe geçmese de, kendisinin
1 numaraya yükselme ihtimalini de arttırdı.
Bu kupa ile, 1966’da Manuel Santana’dan bu yana Wimbledon’u kazanan ilk İspanyol erkek tenisçi olan Nadal’ı çok parlak bir gelecek bekliyor. Ama bence bu maçın en yürek ferahlatan tarafı, iki oyuncunun sportmenlikten milim şaşmayışlarıydı. Bütün sporlarda, kaybedende ve kazananda böyle sükunet, anlayış, terbiye görebilsek keşke...