Nerde o eski filmler?

Geçen hafta sık sık uğradığım bir yabancı sitede (The Times), filmlerdeki en romantik anlara ilişkin bir anket vardı. Aşk rüzgârla savrulup gitti mi diye soruyorlardı.

Geçen hafta sık sık uğradığım bir yabancı sitede (The Times), filmlerdeki en romantik anlara ilişkin bir anket vardı. Aşk rüzgârla savrulup gitti mi diye soruyorlardı. Eğer romantik anlarla ilgileniyorsak ankete katılacak ve hem onların eleştirmenlerinin seçtiği en romantik yirmi anın hangileri olduğunu öğrenecek, hem de bir DVD sahibi olacaktık.
Seçilen aşk sahnelerine geçmeden önce, bu 'panzehir'e neden ihtiyaç duyulduğuna bir göz atalım. Times yazarı Fay Weldon'a göre, layık olduğumuz filmleri izliyoruz: erkekler tarafından, erkekler için yapılmış filmler. Sanayinin hedef kitlesi, 14 ila 29 yaş arasındaki erkekler. Sonuçta da karşımıza gürültülü, bol küt patlı, araba kovalamacalı, özel efektli filmler çıkıyor. Romantik öpücükler yok, aşkın kendisi yok. Porno kanallar varken, niye aşkla uğraşmalı, niye çalıyı dolanmalı? Aşk varsa da eğer, sırf komedi niyetine... Hem nasıl olsun ki? Geçmişteki anlamıyla gerçek aşk, daha doğrusu 'romans', aşkın kuvvetiyle güçlü erkekleri kontrol eden çaresiz kadınlarla ilgili bir şeydi Şimdiyse ne o kadınlar kalmış, ne o erkekler. Weldon, eline tutuşturulan senaryoda 'Seni seviyorum' diyaloğunu gören erkek oyuncunun, senaryoyu iade edeceğini iddia edip, "Zaten hangi senarist böyle bir cümle yazar ki?" diyor.
Weldon'ın kendisi ünlü bir İngiliz yazar.
TV'ye uyarlanan çok kitabı var. Yıllar önce de en meşhur kitabı, 'The Life and Loves of a She-Devil', sadece 'She-Devil' adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Kitap gibi film de, kocası ve çocuklarıyla ezik ama kendince mutlu bir hayat sürdürürken o kocayı (Ed Begley Jr.) aşk romanları yazan bir sarışına (Meryl Streep) kaptıran gösterişsiz ev kadınının (Roseanne) intikamını anlatıyordu. Ertesi yıl bir İngiliz televizyon kanalında mini dizi de oldu. 1968'de yayımlanan ilk romanı '...and the wife run away' de, evlilikten, ev hayatından kaçarak isyan eden bir kadını anlatıyordu. İki yıl önce çıkan son kitabı ise, farklı bir durum üzerine: 'She May Not Leave'. Anlaşılan bu sefer bırakıp gitmeyebilecek bir kadın söz konusu. Şu sıralarda da 'Upstairs, Downstairs / Yukarıdakiler, Aşağıdakiler'in sinema için senaryosunu yazıyor.
Lafın kısası, sinemada aşk ve romantik anlar meselesini bir uzman kaleme almış denebilir. Zaten kendisi de, 'Biz başına buyruk kadınların gittikçe daha çoğu artık yalnız başına yaşıyor,' demiş. Ona göre, romantik öpücük adına bize kalan, 'Shrek'in buseleri ve bunun için de Allah'a şükretmemiz gerekiyormuş. Bir de 'Brokeback Mountain'ın Ennis ile Jack'i var ama, heteroseksüellere faydaları yok. Belki en iyisi 'The Last of the Mohican'ın sonunda Daniel Day - Lewis'in Madeleine Stowe'a söylediğini hatırlamak: "Hayatta kal yeter, ben seni bulurum."
Sonra da koşup gitmişti, hatırlarsanız. Gene de, ona göre, birkaç örnek var elimizde: Richard Linklater'ın tamamen aşka adanmış 'Before Sunrise' ve 'Before Sunset'i, bir de 'Titanic'.
Gelelim aşk dakikalarına. Times'ın eleştirmenleri en romantik 20 sahneyi şu filmlerden seçmiş: The Way We Were, Dirty Dancing, Gone with the Wind / Rüzgâr Gibi Geçti, Pillow Talk, Now Voyager, Brokeback Mountain (Fay Weldon'ın endişesini gideren bir seçim), Together / Birlikte, Chasing Amy, In the Mood for Love, Before Sunset, Ghost / Hayalet, Sideways, Four Weddings and a Funeral / Dört Nikâh, Bir Cenaze, Brief Encounter, West Side Story / Batı Yakasının Hikâyesi, Love Story/Aşk Hikâyesi, The King and I / Kral ve Ben, Monsoon Wedding, An Officer and a Gentleman /Subay ve Centilmen, Casablanca /Kazablanka.
İnsanın aklına hemen başkaları geliyor, tabii.
Ancak bende bunları bile çıkaracak hafıza yok. Kendisine böyle bir şey sorulunca takır takır cevap veren insanlara hep hayran olmuşumdur. Öte yandan, seçilenlerin arasında aşk sahnelerini çok muhabbetle hatırladıklarım var. 'In the Mood for Love', 'Sideways', 'Before Sunset', 'Ghost', 'Together', 'An Officer and a Gentleman' ve evet, 'Brokeback Mountain'. Eskileri unutmuş gibi mi görünüyorum? Unutmadım oysa, 'Brief Encounter'ın ayrılık sahnesi ve 'Casablanca'da Rick'in havaalanında 'Paris hep bizim olacak' demesi hiç aklımdan çıkmayacak.