Paris'te iki sevgili

Her şeyi kendi yapmış: Filmini yönetmiş, senaryosunu yazmış, müziğini bestelemiş, jeneriklere eşlik eden şarkıyı söylemiş, filmin iki başrolünden birinde oynamış. 'Paris'te İki Gün, düpedüz bir 'auteur'lük gösterisi.

Her şeyi kendi yapmış: Filmini yönetmiş, senaryosunu yazmış, müziğini bestelemiş, jeneriklere eşlik eden şarkıyı söylemiş, filmin iki başrolünden birinde oynamış. 'Paris'te İki Gün, düpedüz bir 'auteur'lük gösterisi. Ama yeteneğini gözümüze sokmamak için, Julie Delpy yaptıklarını jenerikte sergilemiyor. Julie Delpy'nin yönetmen olarak ilk filmi 'Paris'te 2 Gün', iki yıldır birlikte olan iki sevgilinin Paris'te geçirdiği iki günü anlatıyor. Paris'te dolaşıp, mümkün olduğunca konuşuyorlar. Ancak, Richard Linklater'ın başrollerinde Julie Delpy ile Ethan Hawke'un oynadığı iki filmindeki ağlamaklı romantizmin yerine, Delpy'nin filminde, diyalogların kanatlarında yükselen uçuk bir mizah hakim. Öte yandan, onu 'Yeni Woody Allen' ilan etmek, iki tarafa da haksızlık, ayrıca kolaycılık olur. 'Paris'te 2 Gün'de Woody'nin ilk dönem New York komedilerinin tadı var ama, başka bir tat da söz konusu: Paris'li zeki ve esprili sinemacı kadın tadı.
Delpy'nin kadın kahramanı Marion da zeki bir Parisli. ABD'de yaşayan bir fotoğrafçı, iki yıldır Amerikalı iç mimar Jack ile birlikte. Avrupa'ya tatile gelmişler, ilişkiye biraz romans katma niyeti de var, elbette.
Onları ilk kez, beklendiği gibi geçmemiş bir Venedik tatilinin ardından, hızlı trende uyurken görüyoruz. Fotoğrafçı olan Marion ama, Jack makineyi eline almış, bir daha bırakmamış. Her ânın ve mekânın onlarca resmini çekerek Marion'un bu tecrübeyi içselleştirme hayallerini kırmış.
Paris'e gidiyorlar, Marion'un annesi ile babasının evinde kalacaklar. Jack Paris'i ilk kez görürken, Marion da şehriyle hasret giderecek...
Ama ufukta birkaç sorun var. Jack Fransızca bilmiyor, Marion'un annesiyle babası da onun diline aşina değil. Baba onu edebiyatta sınamaya kalkıyor, anneyse her şeyini yıkayıp ütülemek istiyor. Genç kadının herkesle Fransızca konuşması, Jack'te tehlikede olduğu duygusunu uyandırıyor. İş lisan sorunuyla da kalmıyor. Jack, terörist eylemlerden çekindiği için, Avrupa'da kitle ulaşım araçlarına binmeyi reddediyor. Sürekli tutan bir migreni, çeşitli fobileri var ve hastalık hastası.
Daha da beteri, Marion'un ikide birde karşılarına çıkan ve Jack'ta, 'Yoksa sevgilim bir sürtük mü?' duygusu uyandıran eski sevgilileri. Mesele şu ki o Amerikalı, sevgilisi ise Fransız. Öfkeli bir Fransız.
Julie Delpy, yönetmen olarak ilk filmi 'Paris'te 2 Gün'le onunla ilgili umutlara kapılmamıza yol açıyor. Şimdiden ikinci filmi, tarihi gerilim 'The Countess'i merakla bekliyoruz. Filmekimi'nde, sıkıcı bir film olacağı önyargısıyla ilk filmine gitmediğim için de utanıyorum. Yılın en iyi ilk filmlerinden birini, ayrıca iyi filmlerinden birini yapmış. Diyalogları, hikâyeyi sürükleyip götürüyor.
Oyuncularını, özellikle zaman zaman dövmeli bir boz ayıyı, ama aynı zamanda bir Woody Allen karakterini andıran Adam Goldberg'i çok iyi yönetmiş. Anneyle babayı oynayan Marie Pillet ve Albert Delpy'nin, aynı zamanda yönetmenin anne-babası olması da filme has bir aile havası katmış. İkisinin de profesyonel oyuncu olması ise ayrı bir artı puan. Ayrıca kültür farklılığı meselesini, bir farklılığın hemen akabinde ortaya çıkan bir benzerlikle dengeleyerek klişe olmaktan kurtarmış. 'Paris'te aşk' klişelerinden de aynı ustalıkla sıyrılmış.
İyi oyunculuğunu biliyorduk, artık iyi bir yönetmen olduğunun da farkındayız. 'Paris'te 2 Gün', kolayca akıp giden, komik, zekâ eseri bir film. Herkese tavsiye olunur.