Penn'de kaybolmak

Katil, zihinsel engelli, idam mahkumu, eşcinsel politikacı... Sean Penn, bu kez de bezgin rock yıldızı olarak karşımızda. Onun karakterlerin içinde kayboluşunu izlemek için eşsiz bir fırsat

Bu hafta karşımıza hiç tahmin etmeyeceğiniz bir tiple geliyor. Sean Penn’i, Paolo Sorrentino’nun yazıp yönettiği ‘Olmak İstediğim Yer’in Cheyenne’i olarak izleyeceğiz. Cheyenne, emekliliğinde Dublin’e çekilmiş, ama sıkıntıdan patlayan zengin ve sabık bir rock şarkıcısı.
Penn çok renkli meslek hayatı boyunca birbirinden güçlü karakterler yaratmış, kendini tamamen bu yaratıma vermiş bir aktördür. Bu yoğunluk içinde de, daha genç yaştan beri Robert De Niro ile mukayese edilir. Hatta Oscar töreninde onu Robert De Niro takdim etmiş ve “Sean, karakterlerinin içinde kaybolur.” demişti. Öte yandan, ikisi Neil Jordan’ın ‘We’re No Angels’ında rahip kılığına giren iki hapishane kaçağını da oynamışlardı.

Sean Penn, 21 yaşındayken ‘Taps’te bir askeri öğrenciyi oynadı. Ertesi yıl da gençlik komedisi ‘Fast Times at Ridgemont High’la erken yaşta yıldız oldu. Annesiyle babası da sinema dünyasındandı. Annesi Eileen Ryan oyuncuydu, babası Leo Penn de yönetmen. Genç yaşta ölen seçkin karakter oyuncusu kardeşi Chris Penn de bu aile boyu oyunculuktan nasibini almıştı. Hatta James Foley filmi ‘At Close Range’de (1986), o ve Chris, büyükanne rolündeki anneleri Eileen ile oynamıştı.

Asi karakterlerin eksikliğini çekmemiş olan Penn’in kendisi de, genel kabul gören şeyleri sorgulamaktan çekinmeyişiyle bu sınıfa dahil olmuştur. Fırtınalı özel hayatı da ilgi çekmiştir. Son yıllarda Haiti fahri büyükelçisi olan aktör/yönetmeni dünya ahvaliyle ilgilenirken ve ilgilenmeyenleri azarlarken de görüyoruz.

Hukuk eğitimini yarıda bırakıp oyunculuğu seçen Penn, Timothy Hutton’la oynadıkları ‘The Falcon and the Snowman’deki (1985) casus rolüyle de iyi eleştiriler aldı, ne var ki Madonna’yla evliliği işi bozdu. Fırtınalı özel hayatının en sarsıntılı bölümünü herhalde o sıralarda yaşamıştır. Münzevi ruhlu Penn’in bir paparazziyle kapışmaları çok geçmeden şehir efsanesi boyutuna erişti, herkes onun büyük yeteneğini unuttu. Neyse ki, birlikte oynadıkları ‘Shanghai Surprise’ın (1987) gişede çökmesinin ardından, evlilikleri de son buldu.

Penn ilk Oscar adaylığını ‘Dead Man Walking’deki katil rolüyle aldı. Sonra bir caz gitaristini oynadığı ‘Sweet and Lowdown’ ile filme adını veren zihinsel engelli karakteri canlandırdığı ‘I Am Sam’in Oscar adaylıkları geldi. Altın heykelciğe ilk kez Clint Eastwood’un yönettiği ‘Gizemli Nehir’le (2003) kavuştu. Adını eşcinsel hareketin liderlerinden Harvey Milk’ten alan Gus van Sant filmi ‘Milk’ (2008) ona ikinci Oscar’ını getirdi.

Bir karakterden diğerine büyük bir rahatlıkla gidip gelen Penn, 1991’de, Bruce Springsteen’in bir şarkısının ilham verdiği, Cassavetes filmlerine bir selam niteliğindeki ‘The Indian Runner’ı yazıp yönetti. O günden beri yönetmen olarak da dikkati çekiyor. Hatta bir ara oyunculuğu bırakacağını, artık sadece yönetmenlik yapacağını ilan etmişti. Ama 1995’te Jack Nicholson’lı ‘Crossing Guard’ı yönettikten sonra, Tim Robbins’in ‘Dead Man Walking’inde ona Oscar adaylığı getiren bir idam mahkumunu oynadı. 1997 ise aktörün belki de en faal yılıydı: sonradan ayrıldığı ikinci eşi Robin Wright Penn’le, Nick Cassavetes’in ‘She’s So Lovely’sinde oynadılar (Cannes’da ödül aldı), bunu ‘The Game’ (David Fincher) ve ‘U-Turn’ (Oliver Stone) izledi. Gerçi arada Nicholson’lı ‘The Pledge’i yönetti ama artık içimiz rahat. ‘Olmak İstediğim Yer’den önce, Terrence Malick’in ‘Hayat Ağacı’nda da izlediğimiz Sean Penn, aktörlükten vazgeçmeyecek.