Udo Kier'in Atatürk hayali

Ali Özgentürk'ün son filmi 'Görünmeyen'de 1930'lu yıllarda müzik peşinde Anadolu'ya gelen Béla Bartók'u canlandıran efsane Alman oyuncu Udo Kier, hayranı olduğu Atatürk'ü oynamak istiyor

26. İstanbul Film Festivali’nin jürisindeydi. Festival’in ‘Kızgın Taşlara Düşen Gözyaşları’ bölümünün küratörü Fatih Özgüven’in moderatörlüğündeki bir söyleşide tanışmıştık. Udo Kier, bir başka Fassbinder oyuncusuyla, İrm(gard) Herrman’la birlikte Akbank Sanat’ta bir söyleşiye katılmıştı. Bu yıl ise, hatırlı bir oyuncu olarak konuğumuz oldu. Kötülerin kötüsü, bazen çaresiz, bazen komik, genelde aykırı Kier, bu sefer karşımıza Ali Özgentürk’ün yarışmadaki filmi ‘Görünmeyen’de besteci Béla Bartók’u oynuyor.
Türk filmlerinin peyzajları hoşuna gitmiş hep. ‘Yol’la başladığını söylüyor: “O dağlar, o kar, müthişti.” Bartok’a da kendini yakın hissetmiş. “Budapeşte’de çalıştım. O mantaliteyi bilirim.”
2010’da yedi film çekmiş. Birincisi Çin’de. Sonra, Isabella Rossellini’yle (“Gençliğinde çok güzeldi”) oynadığı bir Guy Maddin filmi. Şu sıralarda devam eden 100 kısa filmlik bir proje var. Bu sessiz filmlerden 10’unu tamamlamış bile. Böylece Rusya Çarı’nı da zengin karakter galerisine ekleme fırsatı buldu. İsveç’te, pek sevdiği Lars von Trier’le (“Hem, hem duyarlıdır. Küçük bir teknesi var, balık tutar, çocukları sever”) ‘Melancholia’yı yaptı, düğün planlayıcısını oynadı. İki Charlotte: Gainbourg ve Rampling ve hayran kaldığı John Hurt ile oynadı. İyi oyuncuları seviyorsunuz, diyorum. Willem Defoe’yu, Tim Roth’u, Gabriel Byrne’ü. Hemen düzeltiyor: “Aynı zamanda iyi insansa. İyi oyuncuysa, zaten iyi insandır.” Kasıntılara tahammülü yok. 

Pamela Anderson’ı öptü!
Ama ‘Barbwire’da birlikte oynadığı Pamela Anderson’la ‘The End of Days’deki rol arkadaşı Arnold Schwarzenegger’in yerleri başka. “Onlar şöhret, kimse iyi oynamalarını beklemiyor.” Buna karşılık, ikisini de seviyor, iyi insanlarmış. “Ya Pamela, Meryl Streep gibi oynayabilseydi, düşünsene?” diyor. Gerçekten Pamela Anderson’ın treylerine girip incecik beline sarılarak dudaklarından öptü mü diye soruyorum. Yapmış, evet. Yapımcılar “duvarlara tırmanmış” korkudan ama Pamela pek hoşnut kalmış. “Treylerin önünde koruma vardı, Pamela siyah korsaj giymişti.”
Gene 2010’daki çalışmalarının arasında Papa’yı oynadığı TV dizisi ‘Borgia’ da var. Sonra sıra Türkiye’ye, Béla Bartók’a gelmiş. Ali Özgentürk ile İzmir’de tanışmışlar, anlaşmışlar. “Çok ilginçti: o peyzaj, müzik, tarihin kösteklediği modern aşk hikâyesi. Hükümet koca bir Edison makinesiyle gelen Bartok’tan şüpheleniyor.”
Ardından Berlin’e gidip ‘The Berlin Project’te oynadı. Sonra da bir Fin filminde, Avustralya’da çekilen ‘Iron Sky’da. Bir yandan da, California’da aldığı arazide bahçede çalışıyor, ağaç ekiyor. Zaten kapısının önünde de eski evsahibinden kalma 41 palmiye ağacı varmış. “Komşum yok, ama bir kuyum var.” Zayıfladığını, gençleştiğini söyleyince (1944 doğumlu, benden iki yaş küçük) “Çalışmaktandır,” diyor. Bilemiyorum, belki de palmiye ağaçlarındandır.
Udo Kier sahiden de çok geniş bir portreler galerisine sahip. İnternet’te bir video söyleşinin sunumunda, “Kimse Udo Kier gibi duramaz, hareket edemez, konuşamaz, oynayamaz,” diyordu. “İhtiyar bir kedi gibi hareket ediyorum,artık.” Sonra da İnternet’te adını kullananlar olduğunu söylüyor, ağzından söyleşiler uyduruyorlarmış. Yukarıda palmiye ağaçları münasebetiyle sözü geçen California’dan hoşnut. “Kalma, çalışma iznimi Gus’a borçluyum,” diyor. İlk filmi ‘Mala Noche’nin gösterildiği bir festivalde tanıştığı, ona Hans diye bir rol teklif eden Gus Van Sant, yani. ‘My Own Private Idaho’da Keanu Reeves ve River Phoenix ile yatağa girme teklifi... 



‘Canavar’ olarak önü açıldı
İlk filmini tesadüfen çevirmiş, sonradan Bee Gees’in menejeri olan Mike Sarne onu ‘The Road to St. Tropez’de oynatmış. “Kameraman bana iyi davranmış olsa gerek. Herkes ‘sinemada yeni bir yüz’den bahsetti.” Ama asıl unutamadığı film, Herbert Lom’un asistanı olan cadı avcısı Kont Christian von Meruh’u oynadığı ve ‘koca memeli’ sevgilisi yüzünden vahşice öldürüldüğü ‘Mark Of The Devil’. Derken uçakta tanıştığı sakallı kibar bir bey ona ‘Andy Warhol’s Frankenstein’ filminde oynamasını teklif etti. Paul Morrissey’le işbirliği ‘Andy Warhol’s Dracula’da da sürdü ve bir vampir derebeyi, katıksız zalim, canavar olarak Udo Kier’in önü açıldı. Ama dedik ya, çok zengin bir portreler galerisi var.
İki filminde oynadığı Werner Herzog’u çok eskiden tanıyor ama ancak Fassbinder öldükten sonra birlikte çalışabilmiş. 15 yaşındayken tanıştığı ve oyuncularını kıskanan, başka yönetmenlere casusluk yapacaklarından korkan Fassbinder’le aralarında bir sevgi-nefret ilişkisi olmuş hep. Yeni Alman sinemasının diğer iki önemli adı, Wenders ve Herzog yasakmış onlara. Ama Herzog’la önce ‘Invincibles’da, sonra da gerçek bir hikâyeden uyarlanmış ‘My Son My Son What Have You Done/ Benim Güzel Oğlum Ne Yaptın Sen?’de çalıştı. Gene Willem Defoe ve Michael Shannon’la oynamış (onu da beğeniyor). “Ben oyunculuk hocasıyım, bir Grek oyununun provasını yapıyorum. Wille de polis.” 

Türkiye’yi çok seviyor
Von Trier’le de bir festivalde tanışmış. “Bir kısa filmim yarışmadaydı. ‘Element of Crime/ Suç Unsuru’ da yarışıyordu. Filmi görünce, ‘Ödülü bu alacak, biz eve gidelim,” dedim. Sonra da yönetmenle tanışmak istedim. Fassbinder ya da Kubrick gibi karanlık ve zeki, siyahlar giymiş, keyifsiz birilerini bekliyordum. Kazak giymiş bir çocuk geldi.” İşbirlikleri o gün bugün sürüyor. İlk filmleri ‘Medea’dan bu yana, Von Trier’in sadece Dan dilindeki filmlerinde oynamamış. Bana yazdı, “Traş olma, yıkanma, Danimarka televizyonuna ‘Medea’ çekiyorum, bana verdikleri aktörü beğenmedim,” dedi. İlk gün, bir sahneyi çekmiştik ki, “Dur!” diye bağırdı. “Ne var?” dedim. “Aramızda bir star olduğunu unuttum,” dedi. “Oynama, doğal ol. Sana erkeklik simgesi bir at verdim, kocaman köpeklerin var, demir gömlek giyiyorsun. Unutma, yorgun bir kralsın sen.” Hiç unutmamış bunu. “22 yılda, bana verdiği tek talimat budur.”
İstanbul’a dönmekten hoşnut. Yaşayan, hareket halinde bir metropol olduğunu düşünüyor. Türkiye’yi ve Türkler’i seviyor. “Köln’de hep Türk lokantalarına giderdim. Çoğu işçiydi, basit, dürüst insanlardı.” Atatürk’e hayran, çok zeki olduğunu düşünüyor. “Herkes nutuklarda iki elini birden kullanırken o tek elini kullanmış, çok etkileyici. Öyle zarif ki, oturuşu, kahve içişi... Hep arkasında bir grup var, sahnede gibi. Bilmiyorum, kasıtlı olarak mı yapıyor, kendiliğinden mi oluşuyor ama, çok beğeniyorum.” Hatta Atatürk’ü oynamak istiyor, her yerde söylüyormuş bunu. Türkçe de öğrenecek, “Çabuk öğrenirim. Türkçe Farsçaya benziyor, şiirsel bir dil: Gözlerinden öperim.”

.