İniş tatlı sert olabilir

Gerçekleşmesini yüksek ihtimal gördüğüm 'yumuşak iniş' senaryosuna temkinli yaklaşmanın zamanı geliyor olabilir miydi?

Geçen yılın 4. çeyrek GSYH verileri belli olduğunda içime kurt düşmüştü. Gerçekleşmesini yüksek ihtimal olarak gördüğüm ‘yumuşak iniş’ senaryosuna temkinli yaklaşmaya başlamanın zamanı geliyor olabilir miydi? Soruyu kafamda evirip çevirmeme rağmen ‘olabilir’ yanıtını vermekte zorlanıyordum. Pazartesi günü açıklanan şubat sanayi üretim endeksini gördükten sonra inişin ‘tatlı sert’ olabileceğini düşünmeye başladım.
Gerekçelerimi arz etmeden önce piste iniş yapan uçak metaforunun büyüme bağlamında ne anlama geldiğini netleştirmekte yarar var. Yumuşak inişten bu yılın büyüme oranının yüzde 4 civarında gerçekleşmesini kastediyoruz. Sert inişten kasıt ise büyüme oranının yüzde 1-2 gibi çok düşük kalması. Arada bir boşluk kalıyor. Yüzde 3 civarındaki büyümeyi ‘tatlı sert iniş’ olarak adlandırabiliriz. Okurlar rakamlarla oynadığımı düşünmesinler. Bu üç senaryonun toplumsal, dolayısıyla siyasal sonuçları farklı olabilir. 

Sanayi üretimi tekliyor
Büyüme konusunda ibreyi aşağıya doğru neden kırdığımı anlatmaya çalışayım. TÜİK geçen yılın son çeyreğinde yıllık büyüme oranını yüzde 5,2, mevsim etkisinden arındırılmış çeyrekten çeyreğe büyümeyi ise yüzde 0,6 olarak açıklamıştı. Özellikle bu son rakam büyümenin sert bir düşüş sergilediğini gösteriyordu. Daha önemlisi, GSYH harcama kalemleri mevsim etkisinden arındırıldığında tüketimde ciddi bir düşüş göze çarpıyordu (Bkz. Betam, ‘Yüksek büyüme, hızlı düşüş’). Bu yılın ilk çeyreğine ilişkin öncü göstergeler de pek iç açıcı sayılmaz.
Ocak ayında mevsim etkisinden arındırılmış sanayi üretiminde bir önceki aya göre yüzde 3,1’lik düşüş yaşanmıştı. Şubatta ocak ayına göre artış yüzde 0,7 ile sınırlı kaldı. Sanayi üretim endeksi halen aralık düzeyinin altında. Kimi yorumcular yıllık yüzde 4,4’lük artışı dikkate alarak alarm verici bir durum olmadığını düşünüyorlar. Ancak takvim etkisinden arındırılmış yılık artışın yüzde 1,6’da kaldığını hatırlatmak isterim. Günleri saydım. Bu yıl geçen yıla göre şubat ayında bir işgünü fazla çalışılmış.
Lafı uzatmayalım. İhracatta artışın, ithalatta ise sert frenin halen devam etmekte olduğu görülüyor olsa da (dün yayımlanan dış ticaret endeksleri bu yönde), iç talepte, büyük olasılıkla da özel tüketimde geçen yılın 4. çeyreğinde gözlemlenen zafiyet devam ediyor. Bu zafiyetin dayanıklı tüketim malı talebinden kaynaklandığını tahmin etmek zor değil. Hanelerin 2011 yılında hızlı borçlanmaları, ardından da faiz artışlarının ve kredi tayınlamasının gelmesi, başta otomobil olmak üzere dayanıklı tüketim mallarında planlanandan daha sert bir frene neden olmuş olabilir.
Bu gidişat devam eden düzeltmenin ekonomiyi yüzde 4’ün altında bir büyümeye doğru sürüklediğini ima ediyor. Büyüme yüzde 3 civarına gerilerse işsizlikte hissedilir bir yükseliş olacak demektir. Bu da hükümeti vidaları gevşetmeye zorlar. Merkez Bankası enflasyonu yıl sonunda yüzde 7’nin altına düşürmeye kararlı görünüyor. Bu durumda para politikasından hayır yok demektir. Gevşeme kaçınılmaz olarak maliye politikasında olacaktır. Neyse ki bu burada manevra alanı var. Bütçe açığı fazla sorun yaratmadan yüzde 2,5 civarına çıkarılabilir. Yeter mi? Şimdiden bir şey söylemek güç. Bu arada yeni teşvik paketinin son çeyreğe doğru yatırımları canlandırması umulabilir. Tüketme iştahı da ikinci yarıda geri gelebilir. Eğer Ortadoğu’da bir maraza çıkmazsa. Dolayısıyla hemen paniklemeyelim ama evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini de aklımızın bir köşesine kaydedelim.