Rekabetçi piyasada neredeyiz

Türkiye iç piyasada rekabetin yoğunluğu açısından 142 ülke içinde 12., firmaların pazar hâkimiyetinde ise 41. sırada bulunuyor.

Türkiye ekonomisi dersinde öğrencilere anlattığım anekdotların içinde en sevdiklerimden biri, Rekabet Kanunu’nun kabul edilmesinin öyküsüdür. Necip Türk milletinin rekabet mevhumu ile imtihanı çok ama çok geç bir tarihte, 1996 yılında Gümrük Birliği’ne giriş vesilesiyle başlamıştır. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun 1994 yılında bir gece yarısı, gözleri mahmur az sayıda milletvekili tarafından oybirliği ile kabul edilmiştir. Batı’da 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelen rekabet hukuku, çoğu ülkenin parlamentolarında hararetli tartışmalar ve kavgalar pahasına kabul edilen yasalarla adım adım kapitalist piyasa ekonomisini şekillendirmiştir. Süreç halen devam etmekte, özellikle doğal tekel durumundaki piyasalarda rekabetin hangi kamusal düzenlemelerle sağlanacağı gerek iktisatçılar gerek hukukçular tarafından araştırılmaya ve geliştirilmeye devam etmektedir. 

Rekabete yabancıyız
Piyasa ekonomisi başına buyruk bırakıldığında ekonomik kısıtların ve zorunlulukların, hatta bizzat rekabetin sonucu zayıf firmaların tasfiyesiyle ortaya çıkan doğal ve fiili tekellerin-oligopollerin ekonomik etkinsizlik ve adaletsizlik yarattığı; bu nedenle piyasa ekonomisinin rekabetçi işleyişi için ruhuna uygun yasal düzenlemelerin gerektiği fikri, bizim coğrafyaya yabancıdır. Öğrencilerime tarihsel arka planı şöyle özetlerim: Osmanlı, -ki o da bu alanda Bizans’ın mirasçısıdır- kamu otoritesi ‘narh sistemi’ aracılığıyla üretim normları ile satış fiyatlarını, ‘iaşe sistemi’yle de büyük kentlere ve devlete mal teslim fiyatlarını belirlemeyi benimsemiştir. Osmanlı, piyasa ekonomisiyle ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında dış ticaretin serbestleşmesiyle kısmen tanışmış ama piyasa denen başıbozuk düzenden hoşlanılmadığından, devletçi zihniyeti Osmanlı’dan devralan Cumhuriyet 1929 yılında dümeni kapalı komuta ekonomisine kırmıştır. 

Küresel Rekabet Endeksi
Rekabet düzenini yerleştirmek ve gözetmekle sorumlu Rekabet Kurumu (RK), kamuoyunun ve siyasal sınıfın bilinçli bir tercihi değil Gümrük Birliği’nin yan ürünüdür. Bununla birlikte kurulduğundan bu yana oldukça iyi iş çıkarmıştır ama ekonomi medyası tarafından hak ettiği ilgiyi ve itibarı görmemesinde, rekabet mevhumuna olan tarihsel yabancılığımızın rolü yabana atılamaz. Bir diğer neden de RK’nın kendini yeterince tanıtamaması olabilir. Bu eksiklik hissedilmiş olmalı ki yıllık standart faaliyet raporlarının dışında bu yıl ilk kez ‘Rekabet Raporu’ adı altında daha bütünlükçü bir çalışma hazırlanmış. İçeriği şöyle tanımlanıyor: “Piyasaların rekabet açısından durumu, piyasaya giriş ve çıkış engellerinin varlığı.... RK’nın müdahaleleri ve etkileri itibariyle muhtemel politika ve çözüm önerileri.” Yarın, 15 Mart’ta rapor Ankara’da akademisyenlerin yorumlarıyla kamuoyuna tanıtılacak. Benim de katkıda bulunmam teklif edildiğinde tereddütsüz kabul ettim.
Raporun giriş kısmında Türkiye’nin rekabet düzeyi açısından dünyadaki yeri Dünya Ekonomik Forumu’nun ‘Küresel Rekabetçilik Endeksi’ itibariyle aktarılıyor. Buna göre Türkiye, iç piyasada rekabetin yoğunluğu açısından 142 ülke içinde 13., rekabet hukukunun etkinliği bakımından 33., firmaların pazar hâkimiyeti itibariyle de 41. sırada bulunuyor. İnsan Gelişmişlik Endeksi’nde, kadınların siyasete katılım endeksinde, eğitimin kalitesini ölçen PISA testinde oldukça gerilerde yer aldığımız, ayrıca rekabet konusunda ne kadar gerilerden geldiğimiz düşünülürse, rekabetçi piyasa sırlaması performansımızın doğrusu oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum.