Yumuşak iniş ve Avrupa

"Krize yaklaşımın değişmesi umutları canlandırabilir ama yeterli manevra alanı var mı, tartışmak lazım."

Başlıktan tahmin etmiş olmalısınız. Üzerine titrediğimiz ‘yumuşak iniş’ senaryosunun kaderini Avrupa’nın gidişatı belirleyecekmiş gibi duruyor. “Bunu nereden çıkartıyorsun?” derseniz, “Mart ayı dış ticaret istatistiklerinden çıkartıyorum” derim. Ekonomi medyası yine yıllık değişimlere odaklanıp, geçen yıla kıyasla dış ticaret açığında gerçekleşen 2,5 milyarlık azalışı işlerin yolunda gittiği şeklinde yorumladı. Aynı kanıda değilim.
Bir kere bu zaten beklenen bir gelişmeydi çünkü geçen yıl martta ithalat 21 milyarı aşarak istisnai bir düzeye çıkmıştı. Hem baz etkisiyle hem de yavaşlayan büyümeye bağlı olarak ithalatın bu yıl daha düşük gerçekleşmesi bekleniyordu. Tatsız gelişme şubattan marta aylık değişimde ortaya çıktı. Mevsim etkisinden arındırıldığında ihracat aylık olarak yerinde sayarken, ithalat yüzde 4’ün üzerinde arttı. 

Avrupa’ya ihracat geriliyor
Bu iyi haber değil. Bir aya bakarak enseyi hemen karartmayalım ama nisanda da aynı manzara ile karşılaşırsak, yumuşak inişin temel direğini oluşturan düzeltme sürecinin tersyüz olmaya başladığından endişelenmeye başlamalıyız. Büyümeyi yüzde 4 civarında tutarken cari açık oranını yüzde 8 civarına geriletebilmek için net ihracatın büyümeye pozitif katkı yapmaya devam etmesi gerekiyor. Bunun için de ihracatın ithalattan daha hızlı artması şart. Aksi takdirde düşen büyümeye rağmen artan cari açıkla karşı karşıya kalırız. Bu da hiç ama hiç iyi olmaz.
Öyleyse kritik soru şu: Bundan böyle ithalatın ihracattan daha hızlı artma ihtimali var mı? İhracat rakamlarının dağılımına bir göz atalım. 2011’in ilk çeyreğinden bu yılın ilk çeyreğine ihracatımız yaklaşık 4 milyar dolar artarken, AB’ye ihracat 200 milyon dolar kadar azalmış. Mart ayına bakıyoruz, ihracat 11.8 milyar dolardan 13.25 milyar dolara yükselmiş, ama AB’ye ihracat 5.7 milyardan 5.5 milyara gerilemiş. Rakamların tefsiri şudur: İhracatımız AB dışındaki pazarlara tatmin edici bir düzeyde artmaktadır (çeyrekten çeyreğe yıllık artış yüzde 26) ancak son dönemde AB’ye ihracat gerilemeye başlamıştır. AB pazarı ihracatımızın yüzde 42’sini oluşturduğuna göre, Avrupa’da işlerin düzelmemesi, hatta daha da kötüye gitmesi durumunda diğer pazarlardaki artış bizi kurtaramayabilir. Öyleyse Avrupa Türkiye ekonomisinde işlerin rayına oturması hayati önemde demektir. 

Avrupa’dan iyi ve kötü haberler
Oysa, Yaşlı Kıta’dan iyi ve kötü haberler bir arada geliyor. Geçen hafta aşırı sağın yükselişinin Euro Alanı’nı tehdit ettiğinden söz etmiştim. Yunanistan’da bu pazar sandıktan istikrar programına muhalif bir parlamentonun çıkmasından söz ediliyor. Bu durumda Yunanistan’da işler karışır. Ancak beklemediğim bir gelişme olmuş. OECD 2011’de Yunanistan’da nominal ücretlerin yüzde 22 gerilediğini bildirdi. Yetmez ama yine de bu çapta bir ücret deflasyonu beklemiyordum. Deflasyon biraz daha derinleşirse eurodan çıkmaya gerek kalmaz. Bir-iki yıl içinde de daralma durabilir. Tabii seçimden sonra işler karışmazsa.
İspanya ekonomisi daralmaya başladı. İyi haber daralmanın öngörülenden biraz daha düşük çıkması. İtalya’da Monti reformları uygulamaya kararlı. Umutlar arttı. Ancak bu iki ülke de bıçak sırtında duruyor. Borç krizinin zorunlu kıldığı kemer sıkma programlarının içinde büyümeye biraz yer açmak gerekiyor. Bu noktada bir başka iyi haber var: El Pais, Avrupa Yatırım Bankası’na üyelerin 200 milyar euroluk kaynak aktararak büyük altyapı ve enerji projelerinin finansmanında kullanılmasının planlandığını yazdı. Sarkozy’nin yerine geçmeye hazırlanan Hollande da büyümeye destek sözü verdi. Krize yaklaşımın değişmesi umutları canlandırabilir ama yeterli manevra alanı var mı, tartışmak lazım.