Ah şu Batı yok mu?

Batı ve kurumları ile problemli bir ilişkimiz var. Hem kıskanıyor hem onun tarafından onaylanma ihtiyacı hissediyoruz. Batı işimize geldiği zaman içerideki kavgalarımıza alet edilen kullanışlı bir piyon. Fütursuzca sergilediğimiz Şark kurnazlığı ile Batı basını kâh iyi ve saygın kâh hain ve mel'undur.

New York Times (NYT) gazetesinin benim yazı hayatımda ayrı bir yeri vardır. 2 Mayıs 2007 tarihinde “Türkiye’yi doğru anlamak” isimli bir yazı kaleme almıştım NYT’de. O zaman Cumhuriyet mitingleri yapılıyor 367 saçmalığı sebebiyle Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı engellenmek isteniyordu. Benim yazı bu süreci eleştiriyordu. O zamanlar iktidar partisinde NYT gibi dünyanın en önemli gazetelerinden birinde bu tür yazıların yer alması ziyadesiyle takdir edilirdi. İçerideki meşruiyet sorununun aşılmasında önemsenirdi yabancı basında yer alan olumlu yazılar. Geçen hafta NYT Fethullah Gülen’in bir yazısını yayınlayıp fırtına kopunca bu yazıyı yazmak icap etti.

Malum, 2010 yılına dek yabancı basındaki Türkiye hikayesi çok olumluydu ve bunun için birçok somut neden de vardı. O zamanlar kimse Erdoğan’ın geçenlerde yaptığı gibi NYT’ın sahiplerinin kim olduğunu (aleni ırkçı bir tavırla Yahudi demek istiyor) hatırlatmıyordu. Aksine NYT ve benzeri gazetelerde hükümete yönelik övgüler büyük bir tatmin duygusuyla teşhir edilirdi. Çoğu zaman bu yazılar Yeni Şafak, Star ve Sabah gibi gazetelerde bir de Türkçe yayınlanırdı. Batının ağırlıklı gazeteleri tarafından onaylanma duygusunun verdiği hazzın tadı sonuna dek çıkarılırdı. Anlayacağınız ne bu gazetelerin sahiplerine ne de Batı dünyasındaki ağırlıklarına ilişkin kimsenin bir endişesi yoktu. Peki ne zaman değişti bu işler? Mavi Marmara olayı ile bazı şüpheler belirse de esas kırılma noktası Gezi’dir. Gezi’de kör bir inat yüzünden Erdoğan’ın neler yapabileceğini bütün dünya görünce alarm zilleri çalmaya başladı. Daha da kötüsü Erdoğan haftalarca süren bir karşı saldırı ile hayali bir “faiz lobisini”, dış güçleri ve yabancı basını sorumlu tutup bu topraklarda epeydir uykuya yatan yabancı paranoyasını yeniden uyandırdı. “Dünya devleti” memleketimizde cereyan eden bu olayları CNN canlı yayınlayınca Christiane Amanpour bir solukta şeytanlaştırıldı. Hatta ve hatta Takvim gazetesinin o meşhur düzmece Amanpour mülakatına kadar “düşüldü”...

Sadece bir yıl sonra - yani 2014 Ekim’inde – bir müjde ile uyandık. “Başbakan” Davutoğlu Amanpour ile CNN’de mülakat yapacaktı. Bir yıl önce türlü türlü komplo teorileri ile şeytanlaştırılan Amanpour kıvrak bir Şark pratikliği ile aklanıvermişti. Sebep? Yeni Başbakanı parlatma ihtiyacı hasıl olmuştu. Peki bu mütenakız durum bir istisna olabilir miydi? Maalesef öyle değildi. Örneğin 2010 yılında TIME dergisi Erdoğan’ı dünyadaki ilk 100 lider arasına koyduğu zaman duyulan memnuniyet iç kamuoyunda bol kepçeden tüketilirken 2013 yılında The Economist dergisi Erdoğan’ın otoriterleşmesini eleştirdiğinde arkasında hemen komplo ve entrika aranmıştı. Davutoğlu 2010 yılında NYT’a yazı yazdığında ortalık süt liman iken Fethullah Gülen şimdi aynı gazeteye yazı yazınca birden külahlar değişmişti. Maalesef bu ikiyüzlü tavra delalet pek çok örnek saymak mümkün.

Mesele şu ki, Batı ve kurumları ile problemli bir ilişkimiz var. Hem kıskanıyor hem onun tarafından onaylanma ihtiyacı hissediyoruz. Batı işimize geldiği zaman içerideki kavgalarımıza alet edilen kullanışlı bir piyon. Fütursuzca sergilediğimiz Şark kurnazlığı ile Batı basını kâh iyi ve saygın kâh hain ve mel’undur. Tutarlılık ve prensip denen şeyler bize pek bir uzaktır. Hele hele söz konusu Batı olup iflah olmayan aşağılık kompleksimiz de devreye girince iş daha da eğlenceli bir hal alır. Üzerine birazcık İslamcılık ve otoriterleşme sosu attığınızda ortaya çıkan ikiyüzlülüğün ve tutarsızlığın bini bir para oluyor. Ah şu Batı yok mu? Ne onla ne de onsuz yapılıyor...