Bu işlerin böyle olması kaçınılmaz mıydı?

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan, giderek demokrasisini konsolide eden ve ekonomisi büyüyen bir ülkenin çok sıradışı bir başarı hikayesi yazılabilirdi. Olmadı.

O günü çok iyi hatırlıyorum. 19 Ocak 2012. Hrant’ın katledilmesinin 5. yıldönümünde iki köşe yazarı arkadaşımla birlikte Taksim’den Agos’a anma yürüyüşüne katılmıştım. Yürüyüş boyunca son aylarda olup bitenleri konuşmuştuk. Uludere olayı yenice olmuş Erdoğan’ın bu elim olay karşısında almış olduğu tavır ciddi soru işaretleri yaratıyordu. O gün parti ve Erdoğan’a ilişkin endişelerimi anlattığımda iki arkadaşım da abarttığımı düşünmüştü. O soğuk günün sonunda İstiklal Caddesindeki bir kafede sahleplerimizi yudumlarken gidişat hakkında endişelenmeye devam ederken derdimi anlatamamanın da sıkıntısı vardı içimde.
Esasında partinin 2011 seçimlerinde liste dışı bıraktığı ve yerine getirdiği adayların profillerine dikkatlice bakılsaydı eldeki değişimin ilk işaretlerini görmek mümkündü ama yüzde 50 oy alınan bir seçimde bunların hepsi teferruattı. Dikkatli gözlerin dışında kimsenin adayların profiline bakacak vakti yoktu. Herkes Cumhuriyet tarihinin en dikkat çekici seçim sonuçlarından birine odaklanmıştı. 2012 Eylül’ünde yapılan 4. Olağan Büyük Kongre’de 2011’de başlayan dönüşüme partinin üst kurulları tabi tutuldu. Hem MKYK’da ve dolasıyla MYK’da dönüşüme devam edildi. Merkez profilli adaylar, Gül’e yakın isimler, soru soranlar bir bir tasfiye edildi. Yerlerine sorgusuz sualsiz biat eden, genelde daha taşralı ve ideolojik olarak daha Milli Görüş çizgisini temsil eden isimler geldi. Kongre’den hemen sonra bunu Today’s Zaman’daki köşemde yazmıştım. (Suat Kınıklıoğlu, “The convention and the party”, Today’s Zaman, 3 Ekim 2012 http://www.todayszaman.com/columnist/suat-kiniklioglu/the-convention-and-the-party_294164.html)

Tasfiye olanlar bir hizip veya birlikte hareket eden belirgin bir grup değildi, daha çok konjonktürün bazen de kaderin bu partide buluşturduğu isimlerdi fakat siyasal tavırları göreceli olarak daha makul ve merkeze yakındı. 4. Olağan Büyük Kongre’den sonra kamuoyunun dikkatini çeken gelişme İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun 1 Nisan 2013 tarihinde yaptığı ve partinin artık liberaller gibi eski paydaşlarla birlikte yürümeyeceğini ifade ettiği konuşmadır. [“Babuşcu: Gelecek 10 yıl, liberaller gibi eski paydaşlarımızın arzuladığı gibi olmayacak”, T24, http://t24.com.tr/haber/babuscu-onumuzdeki-10-yil-liberaller-gibi-eski-paydaslarimizin-kabullenecegi-gibi-olmayacak,226892] Ne var ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Obama tarafından en üst protokol ile ağırlandığı bir dönemde Babuşçu’nun sözleri rüzgarda kaybolan kelimeler gibiydi. Tam iki ay sonra Gezi olayları başladı ve çıkışı olmayan yolun başlangıcına gelindi. Gezi’de öldürülen gencecik insanlara duyulan öfkeye Mısır’daki darbe, Rabia ve amansız kutuplaşma karıştı. O sıkıntılı aylarda olup bitenlere ilişkin tepki henüz dinmemişken 17-25 Aralık yolsuzluk skandalları patlak verdi. Ondan sonrasını burada artık ayrıntılamaya gerek yok. Otoriterleşme ve tek adam rejimi. Hukukun ve anayasanın askıya alınması.

Peki AK Parti’nin içinden geçtiği bu otoriteryen dönüşüm kaçınılmaz mıydı? Bu partinin 2002-2010 yılları arasında Türkiye’nin değişim ve dönüşümüne katkısından sonra bugün gelinen nokta hakikaten tek seçenek miydi? Geriye dönüp baktığımda esasen hiçte öyle olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar siyaset bilimi bize “mutlak gücün mutlaka yozlaştığını” söylese de bu hikaye bu şekilde gelişmeyebilirdi. Bugün kamuoyunun unuttuğu iktidar partisinde bir zamanlar çok daha mutedil ve demokrasiyi içselleştirmiş insanların siyaset yaptığı gerçeğidir. İsimlerini burada sayamayacağım düzinelerce milletvekili, parti yetkilisi, parti teşkilatlarında görev almış sayısız insan bir dönem çok daha kucaklayıcı ve kapsayıcı bir siyasetin gerekliliğine inanıyordu. Başarının partinin merkez sağa yönelip Milli Görüş’ten kalan unsurlarının törpülenmesinden geçtiğine inanan akil insanlar vardı.
Partide ve meclis grubunda yaptığı tüm müdahalelere rağmen Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanlığına çıkıp Abdullah Gül başbakanlığı devralsaydı ve Erdoğan şimdi yaptığı gibi anayasal çerçevenin dışına çıkmasaydı böyle mi olurdu? Muhtemelen olmazdı. Fakat geriye dönüp baktığımızda Erdoğan’ın işin başından beri iktidarı bırakmaya niyetli olmadığını anlamak gerekirdi. 12 Eylül 2010 referandumundan bu yaptığı tüm hamleler kendisinin siyasetin baş aktörü olmasına yol açacak hamlelerdi. Maalesef de öyle oldu.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan, giderek demokrasisini konsolide eden ve ekonomisi büyüyen bir ülkenin çok sıradışı bir başarı hikayesi yazılabilirdi. Bu ülke geniş bir coğrafyaya ilham kaynağı olabilirdi. Hem Batı’da hem Doğu’da gıpta ile işaret edilen çok müstesna bir ülke olabilirdi. Olmadı. Erdoğan ve yakınındaki ekip iktidarda kalma hırslarına yenildi, yozlaştı. Toplumu azami derecede kutuplaştırdı ve ötekileştirdi. Tehlikeli gerilimlerin içerisine attı. Maalesef artık ne Erdoğan ne de yakınındakiler için normal addedebileceğimiz bir çıkış stratejisi yok. Ülke olarak bunun sancısı ve sarsıntısı ile baş etmek durumundayız. Ne var ki, bu gidişatın bu denli olumsuz olması hiçbir zaman kaçınılmaz değildi. Bu hikaye çok daha farklı ve olumlu bir yöne evrilebilirdi. Bunun zaman zaman unutulduğunu düşünüyorum.

19 Ocak 2012’de Taksim’de birlikte yürüdüğüm o iki arkadaşım bugün çok muhalifler. Zaman zaman biraraya geldiğimizde bazen o günü hatırlatıyorum.

Haklıymışsın diyorlar.