Büyümüyor ölü çocuklar...

Gezi'den beri bizlere sürekli "Yeni Türkiye" güzellemeleri yapan, eski Türkiye'nin kökünü kazıyacaklarını muştulayan kalemlere bir çift sözüm var. Girdiğiniz çıkmazdan fiyakalı terimler üreterek, toplumsal algı yönetimi ile çıkacağınızı zannediyorsanız aldanıyorsunuz.

Bu yazı okunmaya başlandığı saatlerde Berkin Elvan hayatta olsaydı 16'ncı yaşını yenice kutlamış olacaktı. Belki hafta sonu Mahmut Şevket Paşa Spor Kulubü’nde oynadığı maç sebebiyle bir miktar yorgun olacaktı. Belki de ablaları Özge ve Gamze’ye bitmek bilmeyen şakalarından birini yapıyor olacaktı.

Uludere’de öldürülen 13 yaşındaki Erkan Encü daha birkaç gün önce kurmuş oldukları Kartalspor’un formasını sadece 2 kez giyebilmişti üzerine bombalar yağmadan önce.

Babası mayına basmış bir korucuydu ve iki gözü de görmüyordu. Erkan bugün hayatta olsaydı o da 16 yaşında olacaktı. Korucu olan babasının görmeyen gözlerine derman bulabilmek için çabalamaya devam edecekti.

Eskişehir’de polis ve bir grup esnaf tarafından feci şekilde dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz aramızdan ayrılmasaydı bugün Anadolu Üniversitesi’nde 3ncü sınıf öğrencisi olarak Eskişehir’de vize sınavlarına hazırlanıyor olacaktı. Muhtemelen Fenerbahçe’nin bu hafta liderliğe yükselmesinden ötürü keyfi epey yerinde olacaktı.

Gezi olayları esnasında Adana’da inşaat halindeki altgeçitten düşüp şehit olan polis memuru Mustafa Sarı bugün hayatta olsaydı ölümünden beş ay sonra dünyaya gelen oğlu Aras’ı öpüp koklayacak geleceğe umutla bakıyor olacaktı. İlk çocuğu ile daha fazla zaman geçirebilmenin özlemiyle mesaisine gidecekti.

Okmeydanı’nda bir akrabasının cenaze törenine katılan Uğur Kurt bir kurşunla yere yığıldığında henüz 30 yaşındaydı. Kurt’un bıcır bıcır oğlu Kemal ise sadece iki. O uğursuz gün ensesine giren kurşunla öldürülmeseydi belki Beyoğlu Belediyesi’ndeki işinden sonra eve gelip oğlu ile maç izleyecekti.

Bu vakalar ülkemizde 2011 yılından bu yana devam eden ağır otoriterleşmenin sadece bir kısmını teşkil ediyor. Son üç yılda dozu giderek artan otoriterleşme ve baskı gencecik insanların aramızdan ayrılmasına, ailelerinin ve yakınlarının travmatize olmasına sebep oldu. Dahası toplumsal hafızamıza kazındı bu ölümler. Her yıldönümünde bize normal bir demokrasi olmadığımızı, adaletin mumla arandığını, ülkenin bir tek adam rejimiyle yavaş yavaş uçurumun ucuna doğru ilerlediğini hatırlatıyor bize.

Çocuklarını kaybeden ailelerin adalet arayışı ise tam bir trajedi. Adalet ararken iktidarın desteğini yanında görmek yerine ağır tahkir ve zorluklarla karşılaşıyorlar. Berkin Elvan bunlar içerisinde ölen tüm çocukların sembolize edildiği özel bir konuma yükseldi. Berkin’in davasında sorumluların adalet önünde hesap vermemesi için her şey yapılıyor. Tıpkı Uludere’de yaşamını yitiren Erkan ve Orhan Encü’nün ölümünde kimlerin sorumlu olduğu ortaya çıkarılmadığı gibi.

Gezi’den beri bizlere sürekli “Yeni Türkiye” güzellemeleri yapan, eski Türkiye’nin kökünü kazıyacaklarını muştulayan kalemlere bir çift sözüm var. Girdiğiniz çıkmazdan fiyakalı terimler üreterek, toplumsal algı yönetimi ile çıkacağınızı zannediyorsanız aldanıyorsunuz. “Yeni Türkiye”nizin üzerinde gencecik çocukların ölen bedenlerinin izleri var...
Berkin Elvan davası Türkiye’de bu travmanın sembolü ve adaletsizliğin barometresi haline geldi. O davada Berkin’in ailesinin ifade ettiği gibi halen “adalet yok, hukuk yok, sanık yok, ceza yok...”

Tek gerçek: Büyümüyor ölü çocuklar.