Dış siyasette dar alanda kısa paslaşmalar

IŞİD meselesinde hepimize endişelendiren bir husus hükümetin IŞİD ve sempatizanlarına yönelik tehdit algısının hafifliği. IŞİD'e sempati duyan vakıf, dernek ve benzeri yapılanmalar ellerini kollarını sallayarak İstanbul'un göbeğinde faaliyet gösteriyor. Ne var ki bu unsurların üzerine gidilmiyor.

Son hafta güney cenahımızda baş döndürücü gelişmelere sahne oldu. Gerçekten de IŞİD’in Ayn al-Arab’a (Kürtler buraya Kobani diyor) saldırısı, Ankara’nın Washington koordineli olduğu anlaşılan yavaş reaksiyonu, PYD ile Ankara arasındaki pazarlıklar ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın çarpıcı açıklamaları bizim gibi dış siyasetten haz edenleri bile bunalttı. Mamafih artık iç siyaset – dış siyaset ayrımı o kadar flulaştı ki hangisi hangisini tetikliyor belli değil. Küresel bir dünyada böyle bir ayrımı yapmanın ne derece rasyonel olduğu da oldukça şüpheli.
Ankara’nın IŞİD’e yaklaşımından tutun Amerikalılarla konuyu pazarlık etmelerine kadar bütün emareler hükümetin IŞİD’i değil Esad’ı ana hedef olarak gördüğünü teyit ediyor. Tezkerenin yazım dili bunu açıkça yansıtıyor. Doğrudur Suriye’deki karmaşaya son vermeden IŞİD meselesini tek başına ele almak gerçekçi değil ama bu yaklaşımın altında Suriye’de Erdoğan’ın yanlış hesabının rövanşının alınması gayretkeşliği fazla sırıtıyor. Üstelik bunu kendilerinin pek kıymet verdiği açılım sürecine zarar verme riskini göze alarak ta yapıyorlar. Bir baktık ki yıllardır müzakere ettikleri PKK ile IŞİD aynı kefeye konmuş...

Hükümetin haklı olduğu yer Washington’dan IŞİD’in yok edilmesinin ötesinde bölgeye yönelik kapsamlı ve kapsayıcı bir stratejik bakışın ve vizyonun görülememesi. IŞİD’in dağıtılması, etkisinin azaltılması veya yok edilmesinin bölgedeki stratejik dengeler açısından nasıl bir güvenlik mimarisi ile destekleneceği de pek ifade edilmiyor. Sayısı milyonu bulan göçmen ve mültecilerin durumu da artık artan oranda bir iç siyaset yükü olmaya başladı. Buralarda Ankara’nın endişelerinde haklılık payı var. Ama hükümet Esad’ı götüreceğim diye göz yumduğu bir sürü olumsuz gelişmeden ötürü uluslararası kamuoyu nezdinde sabıkalı olduğundan bu hassasiyetlerini kimseye anlatamıyor. Gündeme getirmekte haklı olduğu hususlar içerideki otoriterleşmenin gölgesinde duyulmuyor. İfade hürriyetinin kısıtlanmasından tutun yargı sistemine yapılan aleni müdahalelere kadar her alanda sabıkalı olduğu dış dünyada bilinen hükümetin haklı olduğu konularda yabancılara meramını anlatmakta sıkıntı çektiği açık. Gezi’den bu yana kaybedilen uluslararası meşruiyetin bedeli şimdi ödeniyor. O zaman bizim gibilerin Gezi’de dile getirdiği endişelerin maliyeti şimdi bir bir ortaya çıkıyor.

IŞİD meselesinde hepimizi endişelendiren diğer bir husus ise hükümetin IŞİD ve sempatizanlarına yönelik tehdit algısının hafifliği. Aylardır yazılıyor, çiziliyor, fotoğraflar yayınlanıyor. IŞİD’e sempati duyan vakıf, dernek ve benzeri yapılanmalar ellerini kollarını sallayarak İstanbul’un göbeğinde faaliyet gösteriyor. Ne var ki bu unsurların üzerine gidilmiyor. Üstelik 46 rehineye karşılık bunlardan 180 tanesinin takas edildiği haberleri yayılıyor. Dün New York Times gazetesinde Pakistan’ın Taliban’a verdiği desteğe atıfta bulunularak Türkiye’nin ne denli tehlikeli bir ateşle oynadığını anlatan bir yazı yayınlandı. Henüz bizim durumumuz o boyutta değil ama bu örgütün içerideki uzantılarına ve sempatizanlarına sıfır tolerans gösterilerek ciddiyetle üzerine gitmek gerekiyor. Bu şahıslar memlekette önemli bir terör olayına imza atmadan emniyet ve istihbarat birimleri gereken önlemleri almalı.

Türkiye son yıllarda onyıllarca çaba sonunda elde ettiği kazanımların nasıl hoyratça heba edilebildiğini gördü. Bunun bedellerini ödemeye de devam ediyor. Daha fazla risk almaya tahammülümüz olmamalı...